Takvim yapraklarında 24 Temmuz sıradan bir gün gibi görünse de, bu tarih biz gazeteciler için derin anlamlar taşır. 117 yıl önce bugün, gazeteler ilk kez sansür memurlarının kontrolünden geçmeden, özgürce basılmıştı. O gün, sadece matbaalarda değil, halkın vicdanında da adeta bir devrim yaşanmıştı.
İşte 24 Temmuz kimine göre Basın Bayramı, kimine göre farkındalık günü olarak kutlanmakta.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Osmanlı’da sansür kaldırıldı. Gazeteciler ilk defa yazdıklarını korkmadan, sansüre uğramadan yayımlayabildi. Bu tarih, “Basında Sansürün Kaldırılışı” olarak kayıtlara geçti. Ancak o günden bugüne sadece takvimler değişti. Yıllar su gibi akıp gitti ancak Türk basının dertleri sorunları hiç bitmediği gibi uzayıp gitti.
Bugün geldiğimiz noktada, II.Meşrutiyet öncesi gibi resmi sansür yok ama oto-sansür dediğimiz dolaylı patronaj sansürü var. Ekonomik baskılar, dava baskısı, ilan ambargoları, birilerine yaranmak isteyen kesimlerin uyguladığı örtülü baskının adı sansür değil de nedir?
Türkiye’de basın özgürlüğü ve sansür mevzusuna reel bakmak için özeleştiri yapmak yani iğneyi kendimize çuvaldızı başkalarına batırmamız lazım. Ülkemizde 80’li yıllardan sonra medya patronları baskı sayısı ve reyting kaygısı ile önce promosyon çılgınlığına girdi. Daha sonra iyice rayından çıkan ana akım medya patronları iktidar odaklı ticari ilişkilere girdi. Yani devletten ucuz para ve ihaleler kapmak için patronlar genel yayın müdürlerine haklarında haber yapılacaklar yapılmayacaklar listeleri verdi. İşte çöküş böyle başladı…
Bugün şikayetçi olduğumuz bir çok sorunun ana müsebbipleri zamanın medya patronları ve genel yayın müdürleridir. Sansür ve kıyım zamanları patronlara hiç itiraz etmediler. Bende uzun yıllar merkezi İstanbul’da olan Tercüman, Akşam ve Sabah gibi yayın kuruluşlarının Antalya bölge temciliklerini yaptım.
Tam 43 yılım geçti bu sektörde. 15 yıl Antalya Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı, 9 yıl Akdeniz Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanlığı, 14 yıldır da Türkiye Gazeteciler Konfederasyonu içinde devam ediyorum. Ben onca yıllık meslek hayatım boyunca bir tane üst düzey gazete yöneticisinin patronuna itiraz ettiğini, ben bu kıyıma imza atmıyorum dediğini, ben bu haberi veriyorum bunu yayınlamıyorum dediğini duymadım. Onlarca basın emekçisinin sarı zarfını ben tebliğ etmiyorum diyerek görevinden istifa eden üst düzey yayın müdürü görmedim duymadım.
Bana sorarsanız eğer senin itirazın oldu mu diye? En son Sabah Gazetesi'nden neden istifa ettiğimi Antalya’da bilen biliyor. En çok şikayetçi olunan siyaset kurumlarını ben hiç eleştirmiyorum. Türk basının editoryal bağımsızlığını siyasiler elimizden almadı. Zamanında biz birbirimize sahip çıkmadık, işimizi doğru yapmadık. Kendi ellerimizle teslim ettik anahtarı.
Rahmetli Turgut Özal bu ülke de 2,5 gazete kalacak dediğinde, herkes bu sözü yedi ve kulak arkası etti. Evet Özal’ın tam da dediği oldu ve Türk basını 2,5 yayın kuruluşuna düştü. Genç meslektaşlarım bilmezler o dönemleri Aydın Doğan Hürriyet Grubu ve Dinç Bilgin Sabah Grubu’nun sahibi idi. Bir de diğer can çekişen Tercüman, Cumhuriyet ve Akşam gibi gazeteler vardı.
Hemen hemen her yıl tenkisat adı altında gazeteci kıyımı yapıldı. Bugün konuştuklarında mangalda kül bırakmayan milyon dolarların sahibi o dönemin yayın yönetmenleri hiç bir itiraz da bulunmadan emekçinin korkulu rüyası olan sarı zarfları tebliğ edip her sene onlarca gazeteciyi aşsız işsiz bıraktılar.
Doğan ve Bilgin grubu adeta tekelleşmiş bir gazeteden ayrılan diğer gazete de iş bulamıyordu. Bu iki grup bir dönem hükümet kurup, hükümet yıkıyordu. Enerji ihalelerinde, banka ve petrol şirketleri satın alımlarında hep onlar vardı. Devlete milyar dolar vergi borçları takan, ödememek veya erteletmek için fırsat buldukça elindeki medya gücünü bir tehdit ve şantaj aracı olarak kullanan, akşam sabah iktidarların kapılarında yatan yine onlardı.
Siyasiler bilhassa iktidar çıkarcı ve baskıcı medya patronlarından bıkmıştı artık. Elbette bir gün bu kadar çıkarcı bir anlayışın sonu gelecekti. Geldi ama nasıl geldi? Günümüz medyası ve emekçiler geçmişte verilen tavizlerin çilesini çekiyor. Genç meslektaşlarım bu gerçekleri bilmeli ve bir kenara not etmelidir.
Türk basını oto sansür gazeteciliğine yenik düşmüştür. Habercilik artık sadece doğruları yazmak değil, bir de yazmamak üzerine kurulu bir denge oyunu hâline gelmiştir. Gerçeği bilen ama yazamayan bir medya, toplumun nasıl sesi olur?
Bizim ülkemiz de özgürlük ve hakareti karıştırır olduk. Hiç kimse sınırsız özgürlüklere sahip değildir. Elbette eleştiri hakkı kutsaldır. Sınırları aşmadıkça, eleştiri dediğimiz şey yargısız infaza dönüşmedikçe kimse sizin kapınızı çalmaz. Belgesiz bilgisiz iftira niteliği taşıyan yayıncılık anlayışı bizim medyada hastalık haline dönüştü. Eleştiriyi kimse sevmez, herkes övülmekten hoşlanır ancak doğru bir tanedir. Siz doğru ve gerçeklerin peşinden koşarsanız günün birinde kazanan yine siz olacaksınız.
Bizler ne kadar etik değerlere bağlı yayıncılık yapıyoruz? Hep siyasiler mi suçlu? Bence önce özeleştiri yapmalıyız. Şapkamızı önümüze koyup biz nerede hata yapıyoruz diye kendimize sorup sonra başkalarını suçlamalıyız. Kavga etmeden hakaret etmeden iktidarla muhalefetle konuşarak varsa basın özgürlüğünün önünde engel kalkması için demokratik zeminde mücadele etmek lazım.
Bu konuda bizim meslek örgütlerimiz ne yapar? Benim de içinde olduğum 400’ün üzerinde medya meslek örgütü var. Medyanın sorunları için örgütsel mücadele de etkisiz kalınıyorsa bunda adında gazeteci ve yayıncı yazan yapıların dağınık ve parçalı yapısının etkisi yok mudur?
İki medya örgütünün bile bir araya gelemediği bir yerde hangi özgürlükten, hangi sansürden ve hangi haktan hukuktan bahsediyoruz. Ondan sonra siyasileri eleştiriyoruz kendilerine yakın gazetecilere paravan örgütler kurdurup onları destekliyor diye.
İktidar da muhalefette ikisi de kendi medyasını kendi medya örgütünü yaratma peşinde ben ikisine de karşıyım. Biz işimizi doğru yaparsak basın ahlak ilkeleri ve evrensel medya değerlerine saygılı ve bağlı yayıncılık yaparsak hiç kimse kendi medyasını yaratma peşine düşmez. Çünkü biz o zaman herkesin medyası oluruz. Böylece basın da özgür kalmış olur.
Türkiye dünya basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 159. sırada yer alıyormuş. Yani 200’ün üzerinde gazeteciyi katleden İsral’in de gerisindeymişiz. Ben bu verilerin doğruluğuna güvenmiyorum, inanmıyorum. Bana göre sadece Türkiye’de değil dünyada basın özgürlüğü kavramı çöp olmuştur. Sanal mecraların da devreye girmesiyle bu iş iyice karmaşık bir hal almıştır. Gazeteci kimdir? Yayıncı kimdir? Görünüşe göre elinde bir akıllı telefon ve sosyal mecrası olan herkes gazeteci, yayıncı. Artık bu işin kitabı değişen ve gelişen dünya düzenine göre yeniden yazılmalıdır.
Basın özgürlüğü ve sansür sadece gazetecinin meselesi değildir. Gazetecilik halkın haber alma hakkıdır. Gerçeği öğrenemeyen toplum, kendi geleceğini de şekillendiremez. Bu yüzden sansürsüz özgür basın, güçlü demokrasinin temel taşıdır.
Bası özgürlüğü esasen anayasamız da şu madde ile güvence altına alınmıştır:
Anayasa, Madde 28) Basın hürdür, sansür edilemez. Basın özgürlüğü de insanların fikirlerini gazete, dergi, radyo ya da televizyon aracılığı ile insanlara ulaştırma özgürlüğünü içerir.
Usta gazeteci Uğur Mumcu’nun dediği gibi:
“Gazeteciler, haber verir; sorgular; araştırır; kamuoyunu aydınlatır. Kalemini satmayan gazeteciler varsa, umut da vardır.”
Bugün 24 Temmuz. Umudu büyütme, gerçeğin peşinden koşma ve özgürlüğü sonuna kadar savunma günüdür. Bayram değil, farkındalık günümüz kutlu olsun.
Aydınlık ve özgür yarınlara kavuşmak dileğiyle…
