Bu yazıyı sosyal mecralardan paylaşınca neden köşe yazmıyorsun, çok önemli çağımızın kronik bir koltuk hastalığını gündeme getirmişsin diye tepkiler gelince bu konudaki görüşümü sosyal medya hesaplarımda sınırlamak istemedim.
Bizim memlekette, hangi ölçekte olursa olsun, gücü eline geçirenin ilk işi genellikle kendine küçük bir krallık ilan etmek oluyor. Siyasi partilerin en tepe yönetimlerinden en alttaki derneğe, vakfa, meslek odasına kadar sirayet etmiş, genetiğimize işlemiş kronik bir hastalığımız var: Koltuk zehirlenmesi ve kurumsal hafızayı yok etme hırsı.
Formül hiç değişmiyor; bir makama gelen kişi, adeta o güne kadar babasının çiftliğinde bile yapamadıklarını yapma özgürlüğüne kavuştuğunu sanıyor. Emanet edilen o koltuğu, bir hizmet aracı değil, tapulu malı gibi görmeye başlıyor.
Bu hastalığın en net görüldüğü yer, yönetim değişimlerindeki "enkaz devraldık" edebiyatı ve geçmişin izlerini silme hastalığıdır. İş başına gelenler, geçmişin deneyimlerinden faydalanmak, ortak akılla ve "birlikte yönetim" anlayışıyla hareket etmek yerine; gidenin arkasından iş çevirmeyi, entrikalar örmeyi ve vefasızlığı, hadsizliği bir yönetim stratejisi haline getiriyor.
Halbuki her kurumda pozitif değişim desteklenmeli, çünkü yenilenme taze kan demektir. Ancak bizim ülkede değişim, ne yazık ki çoğu zaman yıkıcı bir egonun sahneye çıkışından ibaret kalıyor.
Gelen, gideni hemen çöpe atıyor. Oysa kendi bilgisine, liyakatine ve niyetine güvenen, yani gerçek anlamda özgüveni olan liderler geçmişin birikiminden korkmazlar; aksine o birikimin üzerine yeni bir tuğla koyarak kurumu yükseltirler. Kendi yetersizliğini gizlemeye çalışanlar ise ancak geçmişi yıkarak, yok sayarak veya taklit ederek kendilerine yapay bir "hükümdarlık" alanı yaratırlar.
Bir de bu tiyatronun dekoru olan dalkavukluk, yalakalık mekanizması var. Dün o koltukta oturanlara laf söyletmeyenler, söyleyene savaş açanlar, toz kondurmayıp "kralsın, aslansın, efsanesin" diye methiyeler düzenler; güç el değiştirir değiştirmez yönünü rüzgara göre dönüyor.
Aynı çevreler, bu kez yeni gelenin etrafında etten bir duvar örüp eskiyi karalama yarışına giriyor. Bu omurgasızlık, gücü elinde tutanın da gerçeklik algısını bozuyor, onu yalnızlaştırıyor ve kaçınılmaz sona hazırlıyor.
Koltuk, bir kimlik ve rant kapısı haline geldiğinde, beraberinde o büyük laneti de getiriyor: Kaybetme korkusu. Koltuğu kaybetme korkusu, insana hata üstüne hata yaptırır. Gözü kör eden bu korkuyla yanlış hamleler yapan, günün birinde kendisi yok olup gitmekle kalmıyor, geride tamamen çürümüş, kurumsal kimliği zedelenmiş hastalıklı bir yapı bırakıyor.
Yazının başından beri "onlar" diyoruz ama asıl eğri oturup doğru konuşulması gereken nokta burası: Sorun sadece o koltuğa oturan X ya da Y şahsında değil.
Sorun; o güç devşirme mekanizmasını kutsayan, liyakat yerine sadakati ödüllendiren, her gelen güce kayıtsız şartsız biat eden ve bu hastalıklı döngüyü normalleştiren makam hastalarında, toplumsal kültürümüzde.
Kurumları kişilerin egolarından koruyacak kurumsal bir zırh oluşturamadığımız sürece bu hastalıklı tiyatro sahnelenmeye devam edecek.
Biz bu hastalığı kurumsal ahlak, vefa ve liyakatle iyileştirmediğimiz sürece; bugün yaşanan tatsızlıklar, kavgalar ve ayrılıklar hiç bitmeyecek. Aksine, her yönetim değişiminde daha da artarak devam edecek.
İçi vefa ve liyakatla dolu aydınlık yarınlar dilerim.

Sevgili Mevlüt Yeni harika bir yazı. Günümüzü anlatan güncel bir konuyu kaleme almışsınız. Vefasızlık, koltuk hırsı insana neler naptırıyor neler...iktidarı kaybetmemek için,.dostunu arkadaşını satan satana... memlekette ahlak etik hepsi yerlerde sürünüyor. Kalemine yüreğine sağlık lütfen yazmaya devam et...
Aynen katılıyorum