Recep Tayyip Erdoğan şöyle diyor:
> “Devamlı söylediğim bir söz var: En az üç çocuk diyorum.
> Güçlü ailenin olmazsa olmazı budur. Bu neslin artması lazım.
> Bu bizim arzumuz değil, Rabbimizin emridir.”
Bu sözleri dile getiren kişi, bu ülkeyi fiilen yöneten ve karar alma gücü en yüksek olan isim. Toplum psikolojisini, sosyolojik gerçekleri ve söylediği sözlerle yapılanlar arasındaki uyumsuzluğu fark edemeyecek biri değil. Aksine, bu çelişkinin farkında olmaması mümkün değil.
Sözler, halkın inanç dünyasına ve gönlüne hitap ediyor. Ancak uygulamalara bakıldığında, aynı halkın önü sistemli biçimde tıkanıyor.
Bugün Türkiye’de evlenmek, aile kurmak ve çocuk sahibi olmak bir ideal olmaktan çıkmış; hukuki, ekonomik ve psikolojik açıdan yüksek riskli bir karara dönüşmüş durumda. “En az üç çocuk” çağrısı ise bu şartlar altında karşılıksız kalıyor.
Küçük Küslüklerden Devlet Eliyle Düşmanlığa
Eskiden aile içinde konuşularak çözülebilecek küçük tartışmalar, bugün hukuk eliyle büyütülüyor. Mevcut uygulamalar, eşleri uzlaştırmak yerine karşı karşıya getiriyor. En ufak bir anlaşmazlık, delil aranmaksızın verilen uzaklaştırma kararlarına dönüşebiliyor.
Erkek, kirasını ve faturalarını ödediği evden aylarca çıkarılıyor; çocuklarından koparılıyor. Karara uymadığı anda hapis tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Devletin koruması gereken aile kurumu, bu şekilde sessizce aşındırılıyor.
Süresiz Nafaka ve Beyan Esası
Kısa süreli bir evliliğin ardından ömür boyu sürebilen nafaka yükümlülüğü, evliliği genç erkekler için adeta bir kumara çeviriyor. Evlilik sona erse bile ekonomik sorumluluk bitmiyor. Yeni bir hayat kurmak neredeyse imkânsız hâle geliyor.
Kadının beyanı çoğu durumda tek başına yeterli kabul edilirken, erkeğin kendini savunabileceği adil ve hızlı bir mekanizma bulunmuyor. Bu durum kadınları güçlendirmiyor; toplumda güvensizlik ve karşılıklı öfke üretiyor. Devletin görevi taraflardan birini kutsallaştırmak değil, dengeyi ve adaleti sağlamak olmalı.
Eğitim, Konut ve Ekonomik Gerçekler
4+4+4 sistemi ve ardından gelen üniversite eğitimi, çocukların aileye olan ekonomik bağımlılığını 25 yaşına kadar uzatıyor. Bir çocuğun bile maliyeti bu kadar artmışken, üç çocuk çağrısı gerçek hayattan kopuyor.
Devletin sunduğu 65 metrekarelik sosyal konutlar “aile evi” olarak sunuluyor. Peki bu evlerde üç çocuk nasıl büyütülecek? Nerede ders çalışacaklar, nerede birey olacaklar? Bu soruların sahici bir cevabı yok.
Bugün ortalama bir evlilik masrafı 2–3 milyon TL seviyesinde. Buna karşılık verilen 250 bin TL’lik evlilik kredisi, iyi niyetli ama etkisiz bir sembolden ibaret. Kiraların 20 bin TL’den başladığı, asgari ücretin ortada olduğu bir ülkede gençlerin evlenmesini beklemek, matematikle bağdaşmıyor.
Sorun İstekte Değil, Şartlarda
Türkiye’de insanlar aileye düşman değil. Çocuk istemeyen bir toplum da yok. Ancak evliliğin bu kadar belirsizlik, risk ve yük barındırdığı bir düzende kimse geleceğini ateşe atmak istemiyor.
Aile gerçekten güçlendirilecekse;
– Süresiz nafaka yeniden düzenlenmeli,
– Beyan değil delil esas alınmalı,
– Uzaklaştırma istisna hâline getirilmeli,
– Eğitim, konut ve ekonomi aile dostu politikalarla ele alınmalı.
Aksi hâlde ne kadar güçlü söz söylenirse söylensin, gerçek hayat o sözleri boşa düşürmeye devam eder.
Şapkayı önüne koyup bu çelişkiye dürüstçe cevap verilmesi gerekiyor.

