Suriye sahasında yaşanan son gelişmeler, yalnızca bir örgütün geri çekilmesi ya da askeri dengelerin değişmesi olarak okunamaz. Yaşanan şey, uzun yıllardır bölgeye pazarlanan bir siyasi ve ideolojik projenin fiilen sona ermesidir. Silahla kurulan, dış destekle ayakta tutulan ve yerel meşruiyet üretmekte zorlanan yapı, sonunda sahadan silinmiş; çözümü, yıllarca karşısında konumlandığı merkezi otoriteyle anlaşmakta bulmuştur.
Bu noktaya bir günde gelinmedi. SDG/YPG hattının çöküşü ani değil, aksine uzun süredir biriken bir çözülmenin kaçınılmaz sonucudur. Sahadaki en çarpıcı gösterge ise çekilme sürecinde neredeyse hiçbir ciddi direnişin yaşanmamış olmasıdır. Yıllarca “devrim”, “direniş” ve “halk savaşı” söylemleriyle parlatılan yapı, ilk ciddi baskıda alanları terk etmiş; geride ise büyük bir hayal kırıklığı bırakmıştır.
Örgütün en büyük iddiası Kürt halkının temsilcisi olduğu yönündeydi. Ancak temsil iddiası, temsil ettiğini söylediği topluma rağmen sürdürülemez. Bir halkın çocuklarını silah altına alan, muhalif sesleri susturan, sivil hayatı baskılayan hiçbir yapı kalıcı meşruiyet üretemez. Nitekim son haftalarda PKK’dan temizlenen bölgelerde örgütsel bağı olmayan Kürt sivillerin sergilediği rahatlama ve sevinç, bu kopuşun ne kadar derin olduğunu açıkça göstermiştir.
Burada dikkat çekici bir diğer husus, kendilerini “liberal” olarak tanımlayan bazı çevrelerin bu yapıyla kurduğu ilişkilerdir. Liberal düşünce, teoride bireysel özgürlükleri, çoğulculuğu ve otoriterliğe karşı duruşu savunur. Buna rağmen, katı hiyerarşik, tek tipçi ve şiddeti merkezine alan bir örgütle kurulan bu ittifakın ideolojik bir zemini olmadığı artık daha net görülmektedir. Ortaklık; değerlerden değil, daha çok fon ilişkileri, iktidar karşıtlığı ve mikro milliyetçi reflekslerden beslenmiştir.
Yaşananlar, Kürtlerin değil; Kürtçülük ideolojisinin ciddi bir krize girdiğini göstermektedir. Özellikle “Rojava projesi”, bu ideolojiyi kısa süreliğine zirveye taşıdı, ardından ise sert bir şekilde yere çarptı. Bu tür kırılmaların etkisi kısa vadede ortadan kalkmaz. Kürtçülük söyleminin, bu hezimetin ardından uzun yıllar toparlanması zor görünmektedir.
Peki, SDG sonrası dönemde bölgeyi ne bekliyor? Öncelikle Suriye’de merkezi otoritenin yeniden tesis edilmesi yönünde bir sürecin hızlanması kaçınılmazdır. Silahlı yapıların tasfiyesi, sancılı olsa da sahadaki tek gerçekçi seçenektir. Türkiye açısından bakıldığında ise Suriye sahasında yaşanan bu çözülme, uzun süredir dile getirilen “terörsüz Türkiye” hedefini güçlendiren bir zemin oluşturmuştur. Ancak bu sürecin, silahlı ya da silahla arasına mesafe koyamayan siyasi aktörlerle değil, sivil ve meşru kanallarla ilerlemesi beklenmelidir.
Bugün gelinen noktada sosyolojik tablo da nettir. Kürtler Türkiye’de hayatın her alanında vardır; devletin içinde, toplumun merkezinde, ekonomide ve siyasette yer almaktadır. Bu gerçeklik, silahlı yapıların “zorunlu temsil” iddiasını tamamen anlamsız kılmaktadır.
SDG/YPG hattı bölgesel ve küresel aktörlerin taşıyıcılığını yaptığı bir projeydi ve kullanım süresi dolduğunda sahadan çekildi. Bu bir komplo değil, güç dengelerinin ve toplumsal gerçekliğin doğal sonucudur. Bugün kazanan Kürtlerdir; kaybeden ise Kürtleri silaha mahkûm eden ideolojik kalıplardır. Bu çöküş, bölgede daha gerçekçi, daha sivil ve daha kalıcı bir dönemin kapısını aralamaktadır
