Bir yılı daha takvimden koparıp atarken, önümüzde sadece yeni bir yıl değil, bir memleketin kader eşiği duruyor. Seçime giden o "son düzlük" denilen dar koridordayız. Ancak bu kez manzara her zamankinden daha düşündürücü, daha paradoksal ve bir o kadar da tehlikeli.
Madem bir yerden başlamak gerekiyor; süslü manşetlerden, ajans parlatmalarından önce "sözün hükmünü" ayağa kaldıracak o çıplak hakikatle yüzleşmek şart. Çünkü hakikat sustukça gürültü artıyor ama dert bitmiyor.
Bugün Türkiye’nin siyasi tablosuna baktığımızda gördüğümüz şey tam bir tezatlar silsilesidir. Bir yanda dünya sahnesinde devleşen, küresel satranç tahtasında hamle üstüne hamle yapan, dış politikada adeta "efsane" yazan bir lider var. Ancak başımızı içeriye çevirdiğimiz an, o görkemli tablonun yerini derin bir uyuşukluk, anlaşılmaz bir sarhoşluk ve kolektif bir boşvermişlik alıyor.
Açık konuşalım: Reis dışarıda devleşirken, içerideki kadrolar cüceleşiyor.
23 yıllık AK Parti iktidarında ekonomik sarsıntılar genellikle iki yılı geçmezdi. Bu kez fırtına dördüncü yılına girdi. Tahribat daha derin, sokağın öfkesi daha şiddetli. Ancak bu yangına su taşıması gereken vekiller, bakanlar ve teşkilatlar, sanki iktidarın konforuyla büyülenmiş bir "uyku modunda." Herkes kendi dünyasında, herkes kendi küçük ikbalinin, kendi steril gündeminin peşinde. Reis’e omuz vermek, onun yükünü paylaşmak veya halkın mutfağındaki yangını dindirmek gibi bir dert, sanki bu kadroların görev tanımından tamamen silinmiş.
Siyasetin bu edilgen hali, güveni kökünden sarsıyor. Siyaset kurumu artık kendi gündemine bile ev sahipliği yapamıyor. Çözüm üretme kapasitesi zayıflamış, rotasını kendi iradesiyle değil; yargı kararlarıyla veya konjonktürün savurmasıyla tayin eden bir yapı var karşımızda. Halkın derdini anlayan, bu konuda sahici çalışma yapan yok; herkes kendini akıntıya bırakmış, 2028’e doğru sürükleniyor.
Meseleyi bir örnekle somutlaştıralım:
Hükümet asgari ücreti açıklıyor; ancak o devasa siyasi yapıdan, o milyonluk teşkilatlardan iki üç kişi dışında "bu budur" diyerek sokağa çıkacak, savunma yapacak kimse çıkmıyor. Psikolojik üstünlük, o haklı ve öfkeli kitlelerin eline altın tepside sunuluyor. Öte yanda, Cumhurbaşkanı 455 bininci konutun anahtarını teslim ettiğinde gelen o rekor destek, halkın hâlâ "icraata" susamış olduğunu gösteriyor.
Piyasa tabiriyle söyleyelim: Vitrindeki tezgahtarın maharetinden önce, ürünün pazarlanabilir olması önemlidir. Bugün AK Parti içindeki en büyük arıza budur: Reis’in arkasında saf tutmak yerine, o safın gölgesinde serinleyen, halktan kopuk bir "memur siyasetçi" profili türemiştir. Ürünün kalitesini arttırmak yerine, liderin gölgesine sığınıp 2028’e "armut piş ağzıma düş" mantığıyla yürümek, menzile değil uçuruma gitmektir.
Vakit dar, hata lüksü yok. Bu siyasi sarhoşluktan uyanılmadığı, sokağın ve mutfağın gerçeğine dönülmediği müddetçe; dışarıdaki zaferler, içerideki bu "teslimiyetçi uyuşukluğu" taşımaya yetmeyecektir.
Sözün hükmünü arttırmak istiyorsanız, önce o sözü sahiplenecek yüreğe ve o sözün altını dolduracak emeğe sahip olacaksınız. Aksi halde, o son düzlükte sadece kendi yankınızı duyar, menzile varamadan yorulursunuz.
