Türkiye, son kırk yılda aile hukukunda "çağdaşlaşma" adı altında devasa adımlara imza attı. Ancak bugün gelinen noktada, kağıt üzerindeki modernleşmenin Anadolu’nun kadim ruhuyla doku uyuşmazlığı yaşadığı, sokağın ve evlerin yangın yerine dönmesinden anlaşılıyor. Peki, biz nerede hata yaptık?
Bir "Yıkım"ın Kronolojisi
Her şey, 1988 yılında iyi niyetli bir adımla başladı: Bir yıllık nafaka sınırı kaldırıldı ve "Süresiz Nafaka" hayatımıza girdi. Ardından 1998’de 4320 sayılı kanunla ilk kez devlet, aile mahremiyetine "uzaklaştırma" sopasıyla müdahale etme yetkisi aldı. 2011’de imzalanan İstanbul Sözleşmesi ve hemen akabinde 2012’de çıkan 6284 Sayılı Kanun, "Kadının beyanı esastır" ilkesini adeta mutlak bir dogma haline getirdi.
Düne kadar "sulh"un, "arabuluculuğun" ve "aile büyüklerinin" söz sahibi olduğu o bin yıllık Anadolu irfanı, yerini KADEM ve benzeri feminist odaklı yapıların telkiniyle şekillenen soğuk, mekanik ve cezalandırıcı bir devlet aygıtına bıraktı.
Beyandan Hapse Uzanan Adaletsizlik
Bugün gelinen noktada sistem, erkeği kendi kurduğu, kirasını ve faturasını ödediği yuvasından tek bir beyanla kapı dışarı edebiliyor. Ortada delil yok, şahit yok, savunma hakkı yok. Sadece bir "iddia" var. Bu durum, sadece bir mülkiyet hakkı ihlali değildir; bu, bir erkeğin onurunun, aidiyetinin ve babalık haklarının hukuk eliyle gasp edilmesidir. Daha vahimi, uzaklaştırılan erkeğin yokluğunu fırsat bilen suistimallerin medyaya yansıması, toplumsal sinir uçlarını tahriş ederek meseleyi bir "hukuk davası"ndan çıkarıp bir "namus davası"na dönüştürmektedir.
Kızgınlıktan Nefrete, Nefretten İntikama
Hukukçuların ve sosyologların görmezden geldiği en acı gerçek şudur: Kızgınlık geçicidir ama haksızlık nefret doğurur. Eskiden bir kavga sonrası on gün küs kalan eşler, araya giren büyükler veya zamanın yatıştırıcı etkisiyle yeniden kenetlenirdi. Şimdiyse devlet, karı-kocayı "davacı ve davalı" sıfatıyla birbirine düşman ediyor.
Evi elinden alınan, çocuklarını göremeyen ve üstüne bir de "Süresiz Nafaka" adı altında ömür boyu haraç kesilircesine borçlandırılan bir erkekte, adalete olan güven bittiğinde geriye sadece karanlık bir intikam hissi kalıyor. Nafakanın süresiz olması, erkeğin yakasını sadece boşandığı eşinden değil, geçmişinden de kurtaramamasına neden oluyor. Oysa nafaka, bir intikam aracı değil, makul bir sürede kişinin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayan bir destek olmalıydı. Süresiz yükümlülük, erkeği sosyal ölüme mahkum ederken, nefreti körükleyen en büyük mali prangaya dönüşüyor.
Çözümün Anahtarı: Aile Arabuluculuğu ve İrfan
Sistemin en büyük çıkmazı, şiddet iddiası olan her dosyada "arabuluculuğu" yasaklamış olmasıdır. Hukuk, "eşitler arası pazarlık olmaz" diyerek tarafları mahkeme koridorlarında birbirini parçalamaya itiyor. Oysa bizim kültürümüzde "ara bulmak" kutsaldır. Şiddeti meşrulaştırmadan, ancak öfkeyi dindirecek, tarafları dinleyecek ve onurları kırmadan orta yolu bulacak bir "Aile Arabuluculuğu" sistemi, bugün birçok cinayetin önüne geçebilecek yegane kalkandır. Uzaklaştırma kararıyla tarafları birbirinden koparıp nefret ekeceğimize, arabuluculukla sükuneti tesis etmek, bin yıllık toplumsal sözleşmemizin gereğidir.
Anadolu İrfanı vs. İthal Hukuk
Bin yıldır bu topraklarda aileyi ayakta tutan "merhamet", "sabır" ve "uzlaşı" kültürüydü. Avrupa’nın bile kendi içinde tartıştığı, aileyi atomize eden radikal feminist bakış açısını, Anadolu’nun genetiğine zorla aşılamaya çalışmak en büyük hataydı. Sonuç; yıkılan binlerce yuva, babasız büyüyen nesiller ve her geçen gün artan şiddet vakaları oldu.
Netice itibarıyla; Kadını korumak, aileyi ve erkeği yok sayarak mümkün değildir. Eğer bir yasa, şiddeti önlemek yerine nefreti besliyor; bir hak (nafaka), ömür boyu süren bir cezaya dönüşüyorsa, o sistem artık koruyucu değil, tetikleyicidir. Anadolu’nun irfanından beslenen, arabuluculuğu merkezine alan ve nafakayı hakkaniyetli bir süreyle sınırlayan "yerli ve milli" bir aile hukukuna dönmek artık bir tercih değil, toplumun hayatta kalma mücadelesidir.

