Türkiye’de vergi sistemi artık sadece rakamların değil, adalet duygusunun da sınandığı bir alana dönüşmüş durumda. Aynı devlet, aynı kanunlar… Ama konu tahsilata gelince, bir tarafta e-hacizle sabaha karşı hesabı kilitlenen küçük esnaf, diğer tarafta teşvik, istisna, muafiyet ve uzlaşma koridorlarında yükünü hafifleten büyük sermaye var.
Bu bir algı meselesi değil. Bu, sistemin ürettiği yapısal bir eşitsizliktir.
Bugün bir bakkalın, bir atölyenin, bir KOBİ’nin vergi borcu birkaç gün geciktiğinde; banka hesapları saniyeler içinde bloke ediliyor, çekleri yazılıyor, ticari itibarı çöküyor, fiilen piyasadan siliniyor. Devlet burada en hızlı ve en sert yüzünü gösteriyor. Üstelik çoğu zaman “tahsilat” yapılmıyor; mükellef tasfiye ediliyor.
Aynı devlet, büyük ölçekli şirketlere geldiğinde bambaşka bir rejim işletiyor:
Adı teşvik.
Adı istisna.
Adı muafiyet.
Adı uzlaşma.
Hukuken hepsi yasal olabilir. Ama adalet terazisinde sonuç son derece sorunlu.
Bir holding, yatırım teşvikleri sayesinde yıllarca sembolik düzeyde vergi ödeyebiliyor. Milyarlık alımlar KDV’siz yapılabiliyor. İthalat vergisiz geliyor. İşçi primi kamu tarafından karşılanabiliyor. Vergi incelemesinden ceza çıkarsa, uzlaşma masasında bunun büyük kısmı eriyip gidiyor.
Küçük esnafın böyle bir masası yok.
Küçük esnafın böyle bir kalkanı yok.
Küçük esnafın pazarlık gücü hiç yok.
Ona düşen tek cümle var: “Öde. Ödeyemiyorsan bat.”
Üstelik dolaylı vergilerle bu yük daha da ağırlaşıyor. Bugün ekmek alan da, yakıt alan da, elektrik yakan da aynı KDV’yi, aynı ÖTV’yi ödüyor. Geliri ne olursa olsun. Serveti ne olursa olsun. Yani sistem, vergiyi kazançtan değil, hayattan alıyor.
Ortaya çıkan tablo şu:
Büyükler için esnek,
Küçükler için infazcı bir mali düzen.
Bu noktada artık sadece eleştirmek yetmez. Küçük esnaf için makul ve uygulanabilir çözümler konuşulmak zorundadır:
Birincisi, e-haciz rejimi “yaşatıcı” hale getirilmelidir. Esnafın tüm hesaplarını kilitleyen, maaş ödeyemez, mal alamaz hale getiren kör blokaj yerine; geçimi ve faaliyeti sürdürecek asgari tutar otomatik olarak korunmalıdır. “Haczedilemezlik” kuralları dijital sistemlere gerçek anlamda entegre edilmelidir.
İkincisi, taksitlendirme ve tecil mekanizmaları istisna değil, kural haline getirilmelidir. Devlet, borçluyu ayakta tutarak daha çok ve daha sürdürülebilir vergi toplar. Batırarak değil.
Üçüncüsü, küçük mükellef için erken uyarı ve uyum sistemi kurulmalıdır. Ceza ve haciz aşamasına gelmeden önce, otomatik yapılandırma ve ödeme planı teklif eden bir model, hem idareyi hem mükellefi korur.
Dördüncüsü, büyük şirketlere tanınan teşvik ve uzlaşma sonuçları şeffaflaşmalıdır. Kim, hangi gerekçeyle, ne kadar vergi avantajı elde ediyor; toplum bunu bilmelidir. “Ticari sır” perdesi, kamu vicdanını örten bir battaniyeye dönüşmemelidir.
Ve en önemlisi: vergi yükü harcamadan kazanca doğru kaydırılmalıdır. Dolaylı vergilerle fakiri-zengini aynı kasada buluşturan bu yapı, sosyal adaleti daha baştan sakatlamaktadır.
Vergi adaleti, daha sert tahsilatla değil; daha adil bölüşümle sağlanır.
Bugün Türkiye’de sistem, küçükler için demir yumruk, büyükler için kadife eldiven gibi çalışıyor. Bu sürdürülebilir değil. Bu ne vergi ahlakı üretir, ne devlete güven.
Devletin görevi sadece tahsil etmek değil, mükellefini yaşatarak tahsil etmektir. Aksi halde bu düzen, vergi toplayan değil; vergi mükellefini eleyen bir makine olarak çalışmaya devam eder.

