İran’ın Tarihsel Hataları ve Ortadoğu’nun Yalnızlaşan Gücü
Ortadoğu’nun bugün içinde bulunduğu karmaşayı anlamak için yalnızca bugünün krizlerine bakmak yetmez. Bu coğrafyada yaşanan gerilimler, yüzyılların biriktirdiği tarihsel kırılmaların, mezhepsel rekabetlerin ve jeopolitik hesapların üzerine kuruludur. Sünni-Şii ayrışması da bu fay hatlarının en derin olanlarından biridir.
Bugün İran’ın izlediği politikalar çoğu zaman yalnızca güncel stratejiler üzerinden tartışılıyor. Oysa bu yaklaşımın kökleri İslam tarihinin erken dönemlerine kadar uzanır. Mezhepsel kimliğin siyasal bir araç haline gelmesi, yalnızca modern dönemin değil, yüzyıllara yayılan bir tarihsel sürecin sonucudur.
Hz. Ömer Döneminden Bugüne Uzanan Fay Hattı
İslam dünyasında Sünni-Şii ayrışması yalnızca bir mezhep farklılığı değildir. Bu ayrışma, kökleri İslam’ın erken dönemine uzanan derin bir tarihsel fay hattıdır. Özellikle Hz. Ömer (ra) döneminde gerçekleşen fetihler, Pers İmparatorluğu’nun sonunu getirmiş ve İran coğrafyasının siyasi kaderini kökten değiştirmiştir.
Bu fetihler İslam dünyası için büyük bir medeniyet hamlesi anlamına gelirken, İran aristokrasisi açısından kadim bir imparatorluğun yıkılışı olarak görülmüştür. Zamanla bu tarihsel kırılma, Pers milliyetçiliği ile mezhepsel kimliğin iç içe geçtiği bir hafızaya dönüşmüştür.
Bu noktada ortaya çıkan Şii imamet anlayışı, yalnızca siyasi liderlik meselesi olmaktan çıkarak akidevi bir kimliğe bürünmüştür. Sünni gelenekte sahabenin tamamı saygı ve hürmete layık görülürken, Şii doktrinde özellikle ilk halifeler konusunda farklı bir yaklaşım ortaya çıkmıştır.
İşte bu akide farklılığı, yüzyıllar boyunca siyasi rekabetin de ideolojik zeminini oluşturmuştur.
Safeviler: Mezhebin Devlet Politikasına Dönüşmesi
Bu tarihsel ayrışma, Safevi Devleti ile birlikte yeni bir boyut kazandı.
16.yüzyılda Safeviler Şiiliği devlet ideolojisi haline getirerek İran’ı mezhepsel bir merkeze dönüştürdüler. Bu politika Osmanlı Devleti ile uzun ve sert bir rekabet doğurdu.
Anadolu’da Safevi etkisiyle ortaya çıkan Kızılbaş hareketleri, Osmanlı için yalnızca mezhepsel bir mesele değil aynı zamanda bir güvenlik sorunu haline geldi.
Çaldıran’dan Kasr-ı Şirin’e kadar uzanan Osmanlı-Safevi mücadelesi aslında iki farklı dünya görüşünün çatışmasıydı. Bir tarafta ümmet birliği fikrini savunan Osmanlı, diğer tarafta mezhep merkezli bir devlet düzeni kuran Safeviler vardı.
Bu tarihsel rekabet yalnızca geçmişte kalmadı. Bugün Ortadoğu’da görülen birçok gerilimin kökleri bu döneme kadar uzanır.
Devrim Sonrası İran: Mezhep Jeopolitiği
1979 İran Devrimi bu tarihsel yaklaşımı yeniden canlandırdı.
Devrim sonrası İran yönetimi kendisini yalnızca bir devlet olarak değil, ideolojik bir merkez olarak tanımladı. “Devrimi ihraç etme” söylemi, İran’ın bölgesel politikasının ana çerçevesi haline geldi.
Bu strateji doğrudan savaş yerine vekil güçler üzerinden yürütülen bir nüfuz modeline dönüştü.
Bugün Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Şii milis yapıları, Suriye’de İran destekli güçler ve Yemen’de Husiler bu politikanın en açık örnekleri olarak görülmektedir.
İran böylece Ortadoğu’da geniş bir nüfuz alanı kurmayı başardı. Fakat bunun bedeli bölge için ağır oldu. Yüzbinler hatta Milyonlarca masum sivilin ölmesine neden oldular.
Proksi Savaşları ve Dağılan Devletler
İran’ın vekil güçler üzerinden yürüttüğü strateji, birçok ülkede devlet otoritesini zayıflattı.
Lübnan’da devlet yapısı Hizbullah’ın gölgesinde kaldı.
Irak’ta milis güçler merkezi yönetimin önüne geçti.
Suriye’de savaş uluslararası güçlerin müdahalesiyle daha karmaşık hale geldi.
Yemen ise tarihin en ağır insani krizlerinden birini yaşamaya başladı.
Bu çatışmaların bedelini ise her zaman olduğu gibi masum siviller ödedi.
Ortadoğu’nun birçok şehrinde yıkılan evler ve parçalanan toplumlar, aslında bu vekâlet savaşlarının sessiz tanıklarıdır.
İran’ın Yalnızlaşan Gücü
İran’ın yıllarca kurduğu bu stratejik ağ kısa vadede güç kazandırmış görünse de uzun vadede ülkeyi giderek yalnızlaştırdı.
Bugün İran;
Batı yaptırımlarıyla mücadele ediyor.
İsrail ile açık bir güvenlik gerilimi yaşıyor.
Körfez ülkeleri ile derin bir güvensizlik içinde.
Bölgedeki birçok devlet İran’ın nüfuz politikasından rahatsız.
Bu tablo, İran’ın kısa vadeli stratejik kazanımlarının uzun vadede nasıl bir diplomatik yalnızlığa dönüştüğünü açıkça gösteriyor.
Ortadoğu Yeni Bir Ateş Çemberinde
Son dönemde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları Ortadoğu’da yeni bir gerilim dalgası oluşturdu.
Zaten kırılgan olan bölgesel dengeler daha da hassas hale geldi. Çatışmanın İran ile sınırlı kalmayıp Körfez’e yayılması ihtimali bugün bölgedeki en büyük risklerden biridir.
Hürmüz Boğazı dünya enerji ticaretinin en kritik noktalarından biridir. Bu hattın kapanması yalnızca bölgesel değil küresel bir ekonomik krize yol açabilir.
Ortadoğu’nun yeni bir savaşın eşiğine gelmesi aslında yıllardır biriken gerilimlerin sonucudur.
Türkiye’nin Temkinli Denge Politikası
Böylesine hassas bir tabloda Türkiye’nin izlediği politika dikkat çekicidir.
Ankara bir yandan İran’ın mezhep merkezli yayılmacı politikalarına mesafeli dururken diğer yandan bölgesel bir savaşın önünü açacak adımlardan da kaçınmaktadır.
Türkiye uzun yıllardır İran ile doğrudan çatışmadan kaçınan ama dengeleri gözeten bir diplomasi yürütmektedir.
Bugün Ortadoğu’da gerilimin kontrolsüz bir savaşa dönüşmemesinde Türkiye’nin bu temkinli yaklaşımının önemli bir rol oynadığını söyleyen birçok uzman vardır.
Türkiye’nin bu sabırlı ve dengeli yaklaşımı, İran ile Körfez arasında oluşabilecek daha büyük bir çatışmanın şimdilik sınırlı kalmasına katkı sağlamaktadır.
Sert Bir Gerçek: İran’ın Hataları
Bugün İran’ın karşı karşıya olduğu tablo yalnızca dış baskıların sonucu değildir.
Aynı zamanda yıllarca yürüttüğü mezhep merkezli politikaların da bir sonucudur.
Ortadoğu’da milyonlarca insanın hayatını etkileyen savaşların ve vekâlet çatışmalarının içinde İran’ın da payı vardır.
Bu gerçek görmezden gelinemez.
Ama Biz Savaşın Tarafında Değiliz
Ancak burada önemli bir nokta vardır.
İran’ın hataları ne kadar büyük olursa olsun, bu durum yeni bir büyük savaşın desteklenmesini meşru kılmaz.
Ortadoğu’da savaşın kazananı yoktur.
Bu coğrafyada savaşın sonunda ortaya çıkan tablo hep aynıdır:
yıkılmış şehirler, parçalanmış toplumlar ve kaybedilmiş nesiller.
Bizim durduğumuz yer intikam değil, sağduyu yeridir.
İran’ın geçmişte yaptığı hatalar konuşulmalıdır.
Yanlış politikalar eleştirilmelidir.
Ama milyonlarca Müslümanın kanının akacağı yeni bir felaket istenemez.
Bu Coğrafyada Savaşı Kimse Kazanamaz
Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni cepheler değil, yeni bir akıldır.
Mezhep rekabeti, vekâlet savaşları ve ideolojik yayılmacılık bu coğrafyayı onlarca yıl geriye götürdü.
İran’ın bugün yaşadığı yalnızlık da bu politikanın doğal sonucudur.
Ama unutulmaması gereken bir gerçek vardır:
Bu coğrafyada savaş büyüdüğünde kimse kazanmaz.
Kaybeden her zaman Müslüman halklar olur.
Barış zor olabilir.
Ama savaş her zaman daha yıkıcıdır.


Eline yüreğine sağlık üstad Çok güzel anlatmışsınız. İşin içinde israilin olması Türkiyenin burada sessiz kalmasını mecbur kılıyor. Zira herkes şunu çok iyi biliyor, iran düşerse Türkiyenin etrafındaki kalelerden birinin daha yıkılması anlamına geliyor.