Türkiye’de asgari ücret tartışmaları, her yıl olduğu gibi yine bir orta oyunu kıvamında nihayete erdi. Rakamsal pazarlıklar, beklentiler, enflasyon tahminleri derken asıl karar vericinin iradesi dışında bir yaprak kımıldamayacağını hepimiz biliyoruz. Ancak bu süreçte gözden kaçan, daha doğrusu üstü örtülen bir gerçek var: Asgari ücretli üzerinden dönen vergi ve prim oyunları ile bu oyunun asıl kurbanı olan emeklilerin hazin sonu.
Bugün Türkiye’de 7 milyon asgari ücretli olduğu söyleniyor. Oysa gerçek rakamın bunun çok daha altında olduğu, geri kalan milyonların ise işveren tarafından "vergi ve prim yükünden kaçmak" adına asgari ücretten gösterildiği bir sır değil. Devlet bu tabloyu biliyor ama sistemin çarkları dönsün diye bu çarpıklığa göz yumuyor. İşçi ise bugün cebine giren üç kuruşun sarhoşluğuyla, yarın emekli olduğunda karşılaşacağı sefaleti öngöremiyor. "Alan memnun, veren memnun" denklemi, emeklilik günü geldiğinde yerini büyük bir hüsrana bırakıyor.
Sistemin Ucubesi: ABO (Aylık Bağlama Oranı)
Asıl meseleye gelelim... Asgari ücret kavgası bitti, şimdi sıra biz emeklilerde. Ama bizim sorunumuz sadece yapılacak "yüzdelik zamlar" değil; bizim sorunumuz 2008 yılında sessiz sedasız değiştirilen ve emekli maaşlarımızı "kuşa çeviren" Aylık Bağlama Oranı (ABO) ucube sistemidir.
Bakınız, bugün 8800 prim günüyle, 50 yaşında emekli olmuş, beyaz yakalı olarak yıllarca CFO ve CEO seviyesinde sorumluluk üstlenmiş bir emeklinin aldığı maaş 19 bin TL. Şayet 2002 öncesi ABO sistemi geçerli olsaydı, bugün bu rakam 40 bin TL civarında olacaktı. 2008’de yapılan o kritik değişiklik, bugün milyonlarca emeklinin cebinden her ay binlerce lirayı çekip almaktadır. Bu, hukuki kılıfına uydurulmuş bir hak gaspıdır!
Bu oranlarla ve bu sistemle, mevcut iktidardan açlık sınırının üzerinde insani bir zam beklemek, maalesef "öküzden süt beklemekten" farksızdır.
İstanbul’da Emekli Olmak: Cuma’dan Cuma’ya Bir Yaşam
19 bin TL ile İstanbul gibi bir metropolde üç kişi geçinmeye çalışmak, bir evladı üniversitede okutmak bugün bir mucize gerektiriyor. KYK bursunun ancak yol masrafına yettiği bir düzende, emekli babanın omuzundaki yük artık taşınamaz hale gelmiştir. Tadili, tatili, sosyal hayatı çoktan unuttuk. Artık evden dışarı adım atmak bile başlı başına bir maliyet kalemi. Bir bardak çayın 50 TL’den başladığı bu şehirde, emekli artık sadece "Cuma namazından Cuma namazına" dışarı çıkabiliyor.
Üstelik "git çalış" diyenlere de bir çift sözümüz var: İş dünyası, en verimli çağımızda, tecrübemizin zirvesindeyken bizleri "yaşlı" diye kapı dışarı ediyor. CEO tecrübesine sahip birikimler bile piyasanın "genç ve dinamik" illüzyonu karşısında atıl kalıyor.
Tok, Açın Halinden Ne Anlar?
Altında devletin makam aracı, şoförü, lojmanı ve yolluğu olan; 250-300 bin TL maaşla fildişi kulelerinde yaşayanların, 19 bin TL ile ev geçindirip çocuk okutmanın ne demek olduğunu anlamasını beklemek beyhudedir. Atalarımız boşuna dememiş: "Tok açın halinden anlamaz."
Biz sadaka değil, 2008’de elimizden alınan ABO hakkımızın iadesini istiyoruz. Mevcut maaşların bugünün ekonomik gerçeklerine göre yeniden değerlendirilmesi bir lütuf değil, anayasal bir zorunluluktur. Aksi takdirde, bu ülkenin emeklisi için "insanca yaşam" sadece uzak bir hayal, sonu gelmez bir pişmanlık olarak kalacaktır.

