Türkiye’nin sosyal güvenlik sisteminde bugünlerde sessiz ama derinden bir fay hattı kırılıyor. Masalarda konuşulan "en düşük emekli maaşı" rakamları, ne yazık ki sadece ekonomik bir parametre değil; bir ömür boyu dökülen alın terinin, devlete olan güvenin ve en önemlisi "adalet" duygusunun test edildiği bir sınav kağıdına dönüşmüş durumda.
Siyasetin zirvesinden, Devlet Bahçeli’den gelen "Elimizi değil, gövdemizi taşın altına koymalıyız En düşük emekli maaşını düzeltmemiz lazım" çıkışı, durumun vahametini kabul eden bir itiraf niteliğinde. Ancak asıl mesele, sadece o taşın altına kimin elini koyacağı değil; o taşın altında kimlerin ezildiğidir.
9000 Günün "3600" Karşısındaki Mağlubiyeti
Bugün geldiğimiz noktada trajik bir paradoksla karşı karşıyayız. Bir tarafta hayatı boyunca sınırlı prim ödemiş (3600 gün) bir emekli, diğer tarafta ise 27 yıl boyunca, tam 9000 gün geceyi gündüze katmış, fabrikada, atölyede ömrünü tüketmiş bir başka emekli... Matematik ve vicdan bekler ki; ödenen her fazla primin, dökülen her fazla damla terin bir karşılığı olsun. Ancak mevcut sistem, 9000 gün prim ödeyen vatandaşı 19 bin liradan 21 bin liraya çıkarırken, 3600 günle emekli olanı da aynı bareme yaklaştırıyor.
Bu durum, sosyal güvenlik sisteminin temel direği olan "aktüeryal denge" ve "prim-hizmet ilişkisini" yerle bir etmektedir. Eğer 27 yıl çalışmakla 3600 gün çalışmak arasında sadece bir "yama" kadar fark kalmışsa, biz genç kuşaklara "çalışın, üretin, verginizi verin" demenin ahlaki zeminini nasıl koruyacağız?
Anayasal Eşitlik mi, Sınıfsal Uçurum mu?
Anayasa önünde herkesin eşit olduğu bir hukuk devletinde; emekli vekillerin 400 bin liralık refahı ile market rafındaki etikete bakıp iç çeken SGK emeklisinin sefaleti arasındaki uçurum, sadece ekonomik değil, toplumsal bir yaradır. Memur emeklisi ile SGK emeklisi arasındaki bu keskin ayrım, vatandaşı "başka cehennemlerde" yaşamaya mahkum etmektedir.
Emekli, bu devletin sırtında bir "yük" değil, bu devletin bugünlere gelmesini sağlayan kolonun ta kendisidir. 2008 yılında yapılan düzenlemelerin (Aylık Bağlama Oranları - ABO) azizliğine uğrayan bu kitle, bugün sadaka değil, ömrünün karşılığını istemektedir.
Reis’e ve Karar Vericilere Çağrı
Dosyalardaki soğuk rakamlar, mutfaktaki yangını anlatmaya yetmez. Sayın Cumhurbaşkanı’na sunulan o raporlar, "ortalama refahı" gösterse de; 21 bin liralık maaşla bir ayı bitirmeye çalışan emeklinin onur mücadelesini yansıtamaz. Artık sadece "en düşük maaş" üzerinden yapılan pansuman tedaviler yetmiyor. İhtiyaç duyulan şey bir "yama" değil, adaletin yeniden inşasıdır.
Çalışanın hakkını teslim etmeyen bir sistem, sadece bugünü değil, geleceğin çalışma barışını da yok eder. Unutulmamalıdır ki; devletin adaleti sunduğu yerde halk huzur bulur. Adaletin sustuğu yerde ise sadece feryatlar yükselir.
Çünkü bu halk, ömrünü bu vatana vermiş emekli, artık tükenmiştir.

