Artık kimse kimseyi kandırmasın.
Sahada olan biten, süslü kelimelerle, “özyönetim”, “direniş”, “özgürlük” gibi kavramlarla örtülemez. Çünkü bu yaşananların adı ne direniştir ne de siyaset. Bu, açık bir intihar yürüyüşüdür.
SDG/YPG denilen yapı, bir kez daha Kandil’e yenilmiş, bir kez daha verilen sözleri çiğnemiştir. Karar Şam’da değil, Haseke’de değil; dağdan, kan üzerinden verilmiştir. Cemil Bayık ve Fehman Hüseyin’in dayattığı strateji nettir: çatışma sürsün, kan aksın, Kürt halkı istismar edilsin.
Masada uzlaşma ihtimali varken, sahada sabotaj tercih edilmiştir. Suriye yönetimi, Mazlum Abdi’yi ikna etmek için anlaşma metninde dahi olmayan tavizler sunarken; valilikten yerel güvenlik yapısına kadar kapılar açılmışken, Kandil’in talimatları masaya sürülmüş ve reddedilmiştir. İpler tam da burada kopmuştur.
Sonrası mı?
Telefonlar çalmış, dengeler netleşmiş ve sahada dip temizlik başlamıştır.
Bugün yapılan “direniş çağrısı”, ne askeri ne siyasi bir hamledir. Elinde kalan parçalarla ayakta kalamayacağını bilen bir yapının, çevresine yaymaya çalıştığı son çırpınıştır. Türkiye’ye, Suriye’ye, Irak’a, İran’a ve Avrupa’daki Kürtlere yapılan çağrı; kurtuluş değil, toplu felakete davettir.
Bu karar, direniş değil; bilinçli bir intihardır.
Ve acı olan şudur:
PKK’nın SDG’yi bu noktaya sürüklemesi, kendi açısından “mantıklı”dır. Çünkü çıkış yoktur. Suriye’de tutunamıyorlar. Irak’ta Barzani istemiyor. İran ölümcül bir bataklıktır. Geriye tek şey kalıyor: enkaz bırakmak.
Ama şunu herkes iyi bilsin:
Bu örgütler Kürtlerin dostu değildir.
Kürtlerin celladıdır.
Döktükleri kan Kürt kanıdır.
Yıktıkları evler Kürt evleridir.
Söndürdükleri ocaklar Kürt ocaklarıdır.
“Rojava” masalıyla Türkiye’yi karıştırmaya çalışanlar, artık bu masalın bittiğini kabul etmek zorundadır. Bu yapılan ne özgürlüktür ne halk mücadelesi. Bu, dış güçlerin taşeronluğunu yapan bir ihanet şebekesidir.
Artık yeter.
Kürt halkını terörle kirletmeye kimsenin hakkı yok.
Üç-beş sosyal medya ergeninin bağırmasıyla milyonlara yafta vurulamaz. Kürtler bu senaryoları defalarca gördü, bedelini defalarca ödedi ve artık yemiyor.
Nusaybin’e, Diyarbakır’a, bölge gençliğine sesleniyorum:
Bu şehirler ucuz siyasi fantezilere kurban edilemeyecek kadar kadimdir. Gençlerimiz, dağdan yazılan senaryolara meze edilemeyecek kadar kıymetlidir. Yıllarca acı çektik. Evlerimiz yıkıldı, sokaklarımız mezarlığa döndü. Aynı filmi bir daha izlemeye niyetimiz yok.
Bugün “grup toplantısını sınırda yaparız” diyen zihniyet, yarın “meclisimizi kurduk” demeye kalkar. Bu, siyaset değil; açık provokasyondur. Ve artık sineye çekilecek noktayı çoktan geçmiştir.
Tarih basittir.
Devlet isteyen kazanır.
Kaybeden, masal anlatır.
Bu coğrafyada masallar değil, gerçekler konuşur.
Ve gerçek şudur:
Kürt halkı bu ihaneti affetmedi.
Bir daha da affetmeyecek.

