Bir futbolcu yıllar önce attığı tek bir golle ömrünün sonuna kadar övünüyorsa ve o tek golün ekmeğini yiyorsa, o toplumda başarıdan çok geçmişe sığınmak vardır.
Bir hukuk müşaviri kazandığı bir davayı devamlı anlatıp duruyorsa, insan ister istemez şunu soruyor: "Bugün ne üretiyorsun?" Bugüne kadar ne ürettin.?
Çünkü, bir hukuk müşavirinin dava kazanması.
Bir doktorun hasta tedavi etmesi hatta iyileşmesine sebep olması.
Vergi müfettişinin denetim yapması, rapor yazması.
Bir akademisyenin makale yazması.
Bir rektörün üniversiteyi yönetmesi, hatta başarıyla yönetmesi.
Bir daire başkanının birimini başarıyla idare etmesi zaten görev tanımlarının içindedir.
İnsan görevini yaptığı için elbette takdir edilir; ancak bunu olağanüstü bir kahramanlık gibi sunmak doğru değildir.
Bugün akademik dünyaya baktığımızda binlerce makale görüyoruz.
Tezlerin sayfalarının önemli bir bölümü, başka akademisyenlere yapılan atıflarla dolu ama maalesef istisnalar haricinde üretilmiş bir sonuç yok.
Elbette bilim, önceki çalışmaların üzerine inşa edilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Fakat asıl soru şudur.
Bu çalışmalar insan hayatını ne kadar değiştirdi?
Çalışanın işini kolaylaştıran kaç sistem geliştirildi?
Bürokrasiyi azaltan kaç yöntem üretildi?
Vatandaşın adalete daha hızlı ulaşmasını sağlayan kaç reform önerildi?
Sahte faturayı kökten önleyecek kaç proje ortaya konuldu?
Vergi sistemini sadeleştirecek, kayıt dışılığı azaltacak kaç yenilik geliştirildi?
Bir doktor yeni bir tedavi yöntemi geliştirebildi mi?
Bir akademisyen eğitim sistemini dünya ölçeğinde ileri taşıyacak özgün bir model ortaya koyabildi mi?
Bir hukukçu davaların yıllarca sürmesini önleyecek uygulanabilir çözümler üretebildi mi?
Eğitim verilen öğrencilerin durumu nedir?
Bir mühendis enerji, çevre veya teknoloji alanında insanlığa kalıcı katkılar sunabildi mi?
İşte gerçek başarı burada başlar.
Görevini yapmak ile değer üretmek aynı şey değildir.
Ne yazık ki bugün birçok kurumda başarı;
Üretilen değerle değil, hazırlanan rapor sayısıyla, yazılan makalelerle, alınan unvanlarla ve istatistiklerle ölçülüyor.
Hatta;
Bazen aynı başarının farklı tablolar içinde tekrar tekrar yıllarca gösterildiğine bile şahit oluyoruz.
15 yıl önce öyle önemli bir yöntem geliştirmiş birisi, her yıl yeniden geliştirmiş gibi yayınlar yaptırıyor, bir tesisin açılışının birkaç kez tekrarlanması gibi.
Rakamlar büyüyor ama gerçek katkı büyümüyor, patinaj yapıyor.
Oysa insanı büyük yapan, unvanı değildir.
Bıraktığı izdir.
Profesör olmak, doçent olmak, doktor olmak, mühendis olmak vs. elbette kıymetlidir.
Ancak profesörlük, yalnızca yayın sayısıyla değil, yetiştirdiği insanlarla, geliştirdiği fikirlerle, ülkesine kazandırdığı projelerle ve insanlığın faydasına sunduğu yeniliklerle hatta karşısına çıkanlara davranışlarıyla anlam kazanır.
Bunun dışında, Nasrettin Hocanın dediği gibi bir hiçtir.
Makamlar gelir geçer.
Unvanlar emekli olunca tabelalarda kalır.
İmzalar zamanla silinir.
Fakaaaaat;
Ortaya koyulan fikirler.
Yapılan buluşlar ve insanlığa bırakılan eserler nesiller boyunca yaşamaya devam eder.
Bugün baktığımızda, etrafımızda unvan sahibi insan çok.
"Ağacı sallasan meyvesi değil profesör düşecek, eski bürokrat hatta bürokratlar düşecek."
Benzer bir söz var ki bu sözler zaman zaman halk arasında boşuna söylenmiyor.
Fakat insanlık tarihini değiştiren profesörlerin, doktorların, hukukçuların, mühendislerin ve bilim insanlarının sayısı her zaman az olmuştur. Bizde maalesef daha az.
Gerçek büyüklük, büyük lüks arabalar kullanmakta, lüks evlerde oturmakta, pahalı kıyafetler giyip, pahalı mekanlarda eğlenmekte, unvanı gereksiz işlerde kullanmakta değil, hak etmediği ücretlere konmakta değil, sorun çözen eserler bırakmaktadır.
İnsan kendine şu soruyu sormalıdır.
"Ben makamımı mı büyüttüm, yoksa ülkeme ve insanlığa gerçekten bir değer mi kattım?"
İşte geriye sadece bu sorunun cevabı kalacaktır.
