Dış Kapısı Açık Evlerden, Çelik Kapılı Evlere ve İslâm Anlayışı.
1970’li ve 80’li yıllar…
Köyümüzde yaz geceleri evimizin dış kapısını açık bırakıp uyurduk.
Bugün bunu anlatınca insanlara masal gibi geliyor ama o zamanlar bu, güven duygusunun yaygın olduğu hayatın doğal bir parçasıydı.
Köyümüz ilçe hayvan pazarına yakındı.
Uzak köylerden gelenler pazara yetişebilmek için bir gün önceden köyümüze gelir, hayvanlarıyla misafir olurlardı.
Kendilerine tahsis ettiğimiz odada kalırlar, sabah erkenden kimseyi rahatsız etmeden hayvanlarını alıp yola koyulurlardı.
Tek bir olumsuzluk yaşamadık.
O yıllarda güven vardı. İnsan vardı. Misafirlik vardı.
Köyümüz kış memleketiydi.
Uzun kış gecelerinde yaşlılar komşu oturmalarında sohbet ederdi.
Evimizde büyük bataryalı bir radyo olduğu için ajans dinlemek amacıyla genelde bizim eve gelirlerdi. Çay, bisküvi, ne varsa… Basit ikramlarla saatler süren sıcak sohbetler olurdu.
Babalarımız, dedelerimiz, ninelerimiz muhafazakâr insanlardı.
Cami ehliydiler, biz de öyleydik, biraz zorlansak bile….Herkes fakirdi ama mutluydu.
Köy küçük olduğu için herkes birbirini tanırdı.
Cuma namazına gitmek önemsenirdi. Camide görülmediğimizde hemen fark edilirdi:
“Falanın oğlu camiye gelmiyor…” Denirdi.
Bu yüzden camiye gitmeye gayret derdik.
Ama gençlik işte…
Kışın soğuğunda abdest almak, özellikle ayakları yıkamak bize zor gelirdi.
Bazı namazlar uzun sürerdi.
Sorgulamıyorduk.
Büyükler nasıl yapıyorsa doğru olan oydu, onlara uyuyorduk, iyi ki onlara uyuyorduk çünkü onlar bize hep iyi telkinlerde bulunurlardı, adil olun, saygılı olun, hak yemeyin, çalmayın, kavga etmeyin, komşularla iyi geçinin, dürüst olun…vs.
Şimdi düşünüyorum, bize doğrular söylenmiş, ya şimdi merdiven altına gizlenmiş insanları etkileyen “epstein”lerin oyuncağı olsaydık.
Vatan millet hak hukuk anlamayan münafıklar gibi yetişirdik.
Allah korusun. Böyle olmadık çok şükür.
Dedelerimizin, ninelerimizin, baba ve annelerimizin biraz değişik, daha kolay diyebileceğimiz, abdest alma ve namaz vakitleri açısından farklı bazı uygulamaları vardı.
Dedelerimiz ninelerimiz baba ve annelerimiz, sabah bir defa ayaklarını yıkadıktan sonra kuzu derisinden yapılmış “mest” giyerlerdi. Gün içinde abdest alırken ayaklarını tekrar yıkamaz, mestin üstünü mesh ederlerdi.
Biz bunu sorgulamazdık
Kur’an-ı Kerim’den sonra en değerli en doğru kaynak da büyüklerimizdi, çünkü onlar bize Rabbimize, Peygamberimize ve Yüce Kitabımıza hakaret niteliği taşıyan beşerî bazı kitaplardan çok daha yakın ve güvenilirdi.
Rabbim onların mekânını cennet etsin.
Çok şükür ki bizi onlar yetiştirdi, merdiven altı münafıkların eline düşürmediler.
Yıllar sonra okuyup araştırmaya başladığımda bazı ilim adamlarının bu konularda farklı görüşler dile getirdiğini gördüm.
Kur’an’da abdest nasıl anlatılıyordu? Namaz kaç vakitte kılınmalıydı, en azı olan farz kural neydi?
Maide Suresi’nde şöyle buyuruluyor: [farklı kişilerin meallerinden alınmıştır]
“Yüzlerinizi yıkayın, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızı mesh edin, ayaklarınızı da topuklara kadar…” Şimdi kendime diyorum, ya bu cümlenin neresi anlaşılmıyor, o kadar net ki.!! Yıkanacak yerleri saymış, mesh edilecek yerleri saymış.
Ama bu kadar net bir cümle bile nerelere çekiliyor.
Hemen bizi büyüten büyüklerimizin evlerimizde yaptıkları mesh uygulaması aklıma geliyor, onlar şimdinin bilim adamlarının çoğundan daha alimmiş diyorum.
Haklıyım da.
Bazı meallerde “yıkayın” kelimesi ayak için parantez içinde eklenmiş, var mı yüce kitaba ekleme yapma yetkisi. Asla.
Bu da beni daha da düşündürdü ve dedelerimizin uygulamasının ne kadar haklı olduğunu, onun da Kuranı Kerim’deki anlamından daha da fazla işlem demek olduğunu, fazlalığın da yanlış olmadığını yeniden anlamış oluyorum.
Çünkü cümlenin akışında baş mesh ediliyor ardından ayaklar da diyor.
Teyemmüm ise ilgili ayette su olmadığında yüz ve ellerin mesh edilmesi şeklinde emrediliyor.
Demek ki Kur’an’ın temel mesajı şudur:
Temizlik kuralı, ibadetin zorlaştırılması için değil, kolaylaştırılması için vardır.
Ayağını yıkayan yanlış yapmaz. Ama mesh eden de Kur’an’a uygun hareket etmiş olur diye düşünüyorum.
Dedelerimizin samimiyeti boşa değildir. Onların ibadeti öncesi ayaklarına giydikleri mest’i mesh etmelerine yanlış diyebilir miyiz, o zaman bütün hayatları boyunca yaptıkları ibadet geçersiz olur ki yaptıkları şey “mesh” uygulaması kesin olarak doğru diyorum. Ayakların mesh edilebileceği gibi.
Gerekçesi de oldukça sağlam.
En doğrusu ne biliyor musunuz? Kur’an-da yer almayan bir şey aklınıza takılırsa bunun için en doğru kaynak yüce kitabımızdan sonrası için aile büyüklerinin uygulamasına bakılmasıdır, en sağlam ilave kaynak odur.
Namazın özellikle evde kılınmasının gerektiğinin söylenmesinin gerçek amacı da bu.
Aile efradının bu tür uygulamaları görerek büyüklerinden öğrenmelerinin gençleri, sapkınlık ve yanlışlıklardan, İslam düşmanı merdiven altı hurafe eğitimi yapanların hurafelerinden koruyacaktır.
Namaz da böyledir…
Dedelerimiz ninelerimiz… vakit namazlarının yanında “kuşluk namazı” gibi nafile namazlar da kılardı.
Bugün pek rastlanmıyor ama bu yanlış değildi, fazla kılınan namazın ancak faydası olur.
İnsan isterse sabahtan akşama kadar namaz kılabilir. Çünkü namazın özü Allah’a yönelmek, dua etmektir.
Üstelik namazın insan psikolojisine, sağlığına ve ahlakına faydası da açıktır.
Kur’an der ki: “Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar.” Çünkü günde en az üç defa-beş defa Allah ile yüz yüze kalmak insanı kötülüklerden alıkoyar.
Peygamberimizin de bazen ikişer, bazen dörder rekât olmak üzere farklı vakitler namaz kıldığı rivayet edilir.
Bu ibadette, hayatın şartlarına göre kolaylıklar olduğunu da gösteriyor.
Ben bu kolaylığı uyguluyorum.
Ve çok huzurluyum.
Artık camiden kaçma bahanesi diye gördüğüm hiçbir şey aklıma bile gelmiyor. Çünkü Yüce Kitabımızda sağlanmış kolaylıkları uyguluyorum.
Dışarıdan eve dönerken ilk düşündüğüm şey “Eve varınca abdestimi alıp namazımı kılacağım…” fikri oluyor.
Severek yapıyorum. Her şeyde Rabbimi ilk sıraya alıyorum.
Peki o halde soralım:
Bugünün gençleri neden camiden uzak?
Gençleri uzaklaştıran şey namaz değil…abdest değil.
Gençleri uzaklaştıran şey dinin bu kurallarının zorlaştırılması, İslam düşmanı haçlıların İslam’a sızmış olmaları, yüz yıllar öncesinde olduğu gibi, bugün Kâbe yöneticisinin “Ebstein” ile birlikte resmine bakın lütfen, kimler nerelere sızmış daha kolay anlaşılacak.
İbadetin, şekilden ibaret hale gelmesi için uğraşıyor bu münafıklar.
O güzel geleneksel örtünme şekillerinin, saçın sakalın sanki İslam’ın şartı olarak dayatılması…ne kadar yanlış.
İnsanları ayrıştıran bu davranışlar İslam’a kural olur mu? Örtünmek zaten insanlığın gereği. Bu farklı şekillerde olabilir tabi.
Gerçek kural nedir? Akıl, İlim, Ahlak, Adalet değil mi? Sonra, yüce kitabımızda yazan her şey.
Gençler adalet istiyor.
Gençler dürüstlük istiyor.
Özgürlük istiyor, aklındakini söyleyebilmek, hoşuna gitmeyeni protesto etmek istiyor.
Bu çok doğru ve hava gibi su gibi ihtiyaç.
Onları neden dışlıyoruz, onlar geleceğimiz değil mi?
Fakat bugün toplumda yaşanan çelişkiler, dini temsil ettiğini söyleyen bazı çevrelerin tutarsız tavırları, sosyal medyada yayılan ölçüsüz İslam düşmanlığı ve genel ahlaki yıpranma, gençleri soğutuyor. Gençler bunları görüyor. Ve uzaklaşıyor.
Oysa Kur’an’daki gerçekler gençlere sade bir şekilde anlatılsa, dinin özü öğretilse bu kopuş yaşanmaz.
Gerçek İslam, yaşamak için ağır bir yük değil, bir rahmettir.
Kur’an defalarca şöyle der. “Biz onu kolaylaştırdık…” O halde neden inadına zorlaştırıyoruz?
Gençlere çağrı yapsak her gün. Televizyonlarda zorunlu ilan metni oluştursak. Hatta bu yazıyı yayınlasak bile yeter.
Ey genç kardeşim…
Din senden imkânsızı istemiyor.
Allah seni, yormak için değil, sana rahmet etmek için çağırıyor.
Namaz bir yük değil, bir sığınaktır.
Abdest temizliktir, üstelik seni bıktırmayacak kadar kısa, senin olmasını istediğin gibi zahmetsiz.
İstersen boy abdesti al her defasında, onu sana bırakmış seçenek sunmuş Rabbim.
Bak Kur’an-a.
Sana anlatılan gibi uzun ve zahmetli değil, kışın seni asla üşütmeyecek, ama çok uzun ve sonsuz bir rahmet kapısı.
Namazın vakit sayısı da rekât sayısı da senin aklındaki kadar kısa, keşke daha uzun olsaydı diyeceğin kadar. !!
Senin zihnindeki de kısacık olanı da doğru, uzatılmış çoğaltılmış olanları da doğru.
Sanki isteğine bırakmış Rabbim. Daha ne yapsın.?
İnan ki seni zorlayan kadar değil, birazcık araştırdığında bu gerçeği göreceksin ve bu yaşantıyı ilk sıraya alacaksın.
Allah’ı ilk düşünmen gerektiği gibi.
Bu seni tertemiz bir hayata taşıyacak, sana yük gelmeyecek İslâm…
Bir daha özetleyelim mi?
Abdest bir arınmadır, tam senin olmasını istediğinden daha kolay, zahmetsiz yerine getirilen kurallara sahip, bakma sen o zorlaştıranlara.
Namaz da öyle Hz. Muhammed’in kıldığı şekilde kılabilirsin, kısacık, doğrusu da bu zaten.
İşte o zaman seni içine çekecektir.
İstersen namazın on katını da kılabilirsin, her abdesti boy abdest alabileceğin gibi, o sana kalmış.
Sen Kur’an-ı Kerim’i esas al, geçmişteki bazı düşüncelerine pişman olacaksın neden ben gerçeği görmedim diyeceksin.
İman bir baskı unsuru değil, aksine kalbin huzurudur.
Kur’an’ın anlattığı İslam; sade, anlaşılır, yaşanabilir bir dindir.
Camiler yeniden dolar.
Zaten dünyanın her yeri mescit, illa cami araman da gerekmiyor, bir ağacın altı, evinin balkonu, içi vs. her yer.
Bak o zaman kalpler yeniden Allah’a döner.
Çünkü insanın kalbi Allah’ı ister.
Din zor değil… tabi hep iyilik ve doğruluk gerekiyor.
Zorlaştıran biziz.
Hadi kolaylaştır ve onu uygula, bırak merdiven altı söylentileri.
Şimdi başla, yarın geç kalabilirsin.
Sonsuzu mutlu yaşamak için, mutlaka bu gerekli.
Haydi.
Haydi şimdi.
