"Yalan insanın şerefini yok eden en sessiz felakettir." "Yalancıda şeref olmaz."
Bu sözlerin Hz. Ali'ye ait olduğu söylenir.
Gerçekten ona ait olup olmaması ikinci plandadır. Çünkü bazen bir sözün değeri, sahibinden değil, taşıdığı hakikatten gelir.
Bu iki cümle de insanlık tarihi boyunca değişmeyen bir gerçeği dile getiriyor.
Yalan, sadece söylenen yanlış bir söz değildir.
Yalan; güveni çürüten, dostlukları bitiren, aileleri dağıtan, kurumları zayıflatan ve toplumun vicdanını yaralayan sessiz bir afettir.
İnsan, malını kaybettiğinde yeniden kazanabilir, makamını kaybettiğinde yeniden yükselebilir fakat dürüstlüğünü kaybettiğinde, en değerli sermayesi olan itibarını da kaybetmeye başlar.
Hz. Ali’ye atfen söylenen bir başka anlamlı söz ise şöyledir:
"Sizin kendisine gösterdiğiniz saygıyı, ilgiyi ve fedakârlığı size göstermeyen kişilerle bir daha bir araya gelmeyin."
Hayatın acı tecrübeleri, bu sözün de ne kadar doğru olduğunu defalarca göstermektedir.
Karşılıklı saygının olmadığı yerde dostluk da olmaz, güven de olmaz. Tek taraflı fedakârlık zamanla insanın ruhunu yorar.
Memuriyet hayatım boyunca çok farklı olaylara şahit oldum.
Mücadele etmeyi, haksızlık karşısında direnebilmeyi ve en önemlisi bilgi sahibi olmanın değerini öğrendim.
Zaman bana gösterdi ki, bilgi yenilmesi mümkün olmayan güçtür.
Bilgiyle hareket eden insan belki aldatılabilir ama uzun vadede kandırılamaz.
Bugün çevreme baktığımda, doğruluğun giderek sıradan bir erdem olmaktan çıktığını görmek beni en fazla üzen şey maalesef.
Yalan söylemeyen insanlara rastlamak neredeyse istisna hâline gelmiş.
Özellikle yazılı medya ve sosyal medya ortamlarında, aynı kişinin aynı konuda birkaç gün içinde birbirini tamamen çürüten açıklamaları, hiçbir mahcubiyet duymadan yapılabildiğini görmek düşündürücüdür.
Dün söylenenin bugün inkâr edilmesi, hatta bunun normal karşılanması, toplum adına ciddi bir ahlâkî sorgulamayı gerektiriyor. Hatta; Toplumun kendisinin de sorgulanmasını gerektiriyor.
Akademik unvan sahibi olanlardan çeşitli kademelerde görev yapan yöneticilere kadar, doğruluk ilkesini her zaman gözetmeyen örneklerle karşılaşabilmek çok üzücüdür.
Oysa makamlar, unvanlar ve diplomalar insana değer katabilmeli ve doğrulukla inşa edilen karakter kazandırmalı.
Kur'an-ı Kerim, müminlerin en önemli vasıflarından birinin doğruluk olduğunu bildirirken. "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun." Demektedir ve yalnızca doğru söz söylemeyi değil, doğruluğu hayatın merkezine koymayı ve doğru insanlara uymayı, onlara rağbet gösterilmesi gerektiğini de emreder.
Doğruluk, insanın kimsenin görmediği yerde de aynı insan olarak kalabilmesidir.
Şeref ise insanların alkışından değil, vicdanın huzurundan doğar.
Belki de bugün toplum olarak en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla makam, daha fazla servet veya daha fazla güç değil, daha fazla doğruluk, daha fazla güven ve daha fazla ahlâktır.
Yalanın hâkim olduğu yerde güven ölür.
Güvenin öldüğü yerde ise ne aile ayakta kalabilir ne kurumlar ne de toplum hatta ülke.
Şerefini koruyan insan, bazen çok şey kaybedebilir.
Ama yalan söyleyerek kazandığını zanneden kişi, en sonunda kendisini kaybeder.
Bir mevzuatın ne demek istediğini dahi çözemeyen bazı; Profesörler, Doktorlar, Genel Müdürler, Bakanlar hatta daha da yükseklerden Bakanlar. Koltuk sevdalıları.
Yeryüzünde çalımla yürümeyin! böbürlenerek yürümeyin!
Yeri delemez dağları da aşamazsınız! Yalan ile ancak kendinizi kaybedersiniz.
Bir titri koltuğu var diye bazılarını asansör kapılarında karşılarken;
Sözünüze güvenip size geleni, titri veya makamı yok diye yok saymayın; Onun, sizleri heybesinde taşıyor olabileceği hiç aklınızdan çıkmasın.
Kimlik ve kişilik sahibi olmak medeni cesareti de gerektirir.
