Küresel siyasetin gerilimli hatlarından biri olan ABD-İran savaşının sona ermesi, Akdeniz çanağındaki sis bulutunu dağıttı ve Türk turizmcisine derin bir nefes aldırdı.
Savaş endişesiyle bir süredir frene basan rezervasyonlar, sektör temsilcilerinden gelen açıklamalara bakılırsa yeniden büyük bir hız kazandı.
Kuşkusuz bu rahatlamanın en pozitif yansıması, kitle turizminin dünyadaki tartışmasız başkenti olan Antalya’da hissedilmeye başlandı. Zaten yüksek sezonun doğası gereği hareketli olan bölgemiz, bu jeopolitik engelin de kalkmasıyla sezona çok daha güçlü, çok daha umutlu bir başlangıç yapıyor.
Buraya kadar her şey harika değil mi? Elbette madalyonun bu yüzü, yatırımcımızın vizyonunu, tesislerimizin kalitesini ve Antalya’nın vazgeçilmez bir dünya markası olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Yüksek sezonda doluluk oranlarının yüzde 70’lerin üzerine tırmanması, rezervasyon rekorlarının kırılması elbette göğsümüzü kabartıyor. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var; halının altına süpürdüğümüz, cılız seslerle geçiştirdiğimiz o kronik, yapısal alt yapı sorunları...
Antalya gibi bir dünya devinin en büyük trajedisi, muazzam turist kapasitesinin ve o devasa yatırımların sadece 6 aylık bir zaman dilimine sıkışıp kalmasıdır. Oysa elimizde öyle bir cevher var ki; yılı 12 ay turizme açmaya elverişli bir iklim, muhteşem doğa ve kış ortasında bile denize girme imkanı sunan bir coğrafya... Dünyada çok az kente nasip olacak bu eşsiz avantajı ne yazık ki hala tam anlamıyla paraya ve katma değere dönüştüremiyoruz. Ekim ayı geldiğinde o milyarlık tesislerin kapısına kilit vuruluyor, koskoca bir şehir adeta nisan-mayıs ayına kadar kış uykusuna yatırılıyor.
Bu sürdürülemez döngünün en ağır bedelini ise "insan kıymetimiz" ödüyor. Tesisler kapanınca açıkta kalan, geleceğini göremeyen yetişmiş, kalifiye turizm personeli hakkını ve ekmeğini başka ülkelerde aramak zorunda kalıyor. Bu beyin ve emek göçü, sektörün geleceğine vurulan en büyük darbedir.
İşte bu noktada şapkayı önümüze koyup düşünme vakti gelmiştir hatta geçmiştir bile. Sektör temsilcilerinin artık sadece havalimanına inen turistleri saymayı, rakamlarla göz boyamayı bırakması gerekiyor. Asıl yapılması gereken; Antalya’yı yılın 12 ayı canlı tutacak makro planlamaların hesabını ve stratejisini masaya koymaktır. Rakamlar başarıyı gösterir ama asla geleceği inşa etmez.
Üstelik sorun sadece sezon süresiyle de sınırlı değil. Kentin çok ciddi, artık gizlenemez hale gelen altyapı ve çevre sorunları var. Dünyanın en lüks, en harika beş yıldızlı tesislerinin kapısından dışarı adımını atan turist; toz, toprak, çamur ve döküntü bir çevreyle karşılaşıyor. Kent estetiğinden uzak, taklit ve imitasyon ürünlerin gölgesindeki dükkanların yarattığı görüntü kirliliği, Antalya markasının asaletine resmen gölge düşürüyor.
Ulaşım ise tam bir kördüğüm! Antalya Havalimanı’ndan çıkıp turistik ilçelere ulaşmak her geçen gün bir işkenceye dönüşüyor, yollar kilitleniyor. Bugün Antalya-Serik-Belek-Side-Manavgat ve Alanya hattında, hatta Antalya Havalimanı ile Alanya-Gazipaşa Havalimanı arasında raylı sistem ve hızlı tren projesi lüks değil, kaçınılmaz bir zorunluluk olmuştur.
Bu konunun ivedilikle devletin ve sektörün birinci gündem maddesi yapılması gerekirken, ne yazık ki sektör temsilcileri anlaşılmaz bir sessizlik içinde. Sorunlar ya hiç konuşulmuyor ya da Ankara’da ses getirmeyecek cılız tonlarla geçiştiriliyor.
Açık ve net konuşalım: Eğer bu altyapı ve ulaşım sorunları radikal adımlarla çözüme kavuşturulursa, sadece Antalya bölgesinin üreteceği turizm geliri tek başına Türkiye’nin cari açık derdine derman olacak kapasitededir. Bu nedenle devlet, Antalya’dan topladığı yüksek vergi ve gelir ölçüsünde kente yatırım olarak geri dönüş sağlamalıdır.
Gerekirse zaten kentin çöpünü bile toplamaktan aciz yerel yönetimlerin bütçe ve bürokrasi sınırları baypas edilerek, merkezi hükümet eliyle Antalya’ya çok ciddi, büyük ölçekli altyapı yatırımları enjekte edilmelidir.
Antalya markasına yakışır bir vizyon ve altyapı oluşturulmadığı takdirde, korkarım ki bugün gurur duyduğumuz o rüya gibi tesisler, yakın gelecekte birer birer cazibesini yitirmiş birer "huzur kampına" dönecektir.
Gelin, bu büyük potansiyeli rakamlara ve cılız seslere hapsetmeyelim; Antalya’yı hak ettiği küresel vizyona el birliğiyle taşıyalım.
