ABD’nin Suriye politikası üzerinden başlayan tartışmalar, bizi çok daha derin bir küresel stratejiye götürüyor: Artık dünya, savaşla değil barışın finansmanı üzerinden kurulan yeni bir güç mücadelesine sahne oluyor. Bu yeni modelin arkasında da Donald Trump’ın alışılmadık ama son derece stratejik aklı var.
Senato’da dile getirilen “Suriye geçici yönetimi çökebilir” açıklaması, ilk bakışta bir uyarı gibi görünse de, satır arası okunduğunda İsrail’in Golan Tepeleri’ndeki çıkarlarını koruma refleksiyle verilmiş bir mesaj niteliği taşıyor. Çünkü güçlü ve merkezi bir Suriye, yalnızca İran’ın değil, aynı zamanda İsrail’in uzun vadeli hesaplarını da boşa çıkarır. Bu nedenle, sahadaki istikrarın sabote edilmesi, bazı kliklerin jeopolitik çıkarları için hâlâ gerekli görülüyor.
Ancak sahada işler o kadar da kaotik değil. Katar ve Dünya Bankası aracılığıyla gelen yeniden inşa kredileri, Fransa’nın ilk ihaleyi alması, ve en önemlisi Türkiye’nin diplomatik gücünün artması bize başka bir tabloyu gösteriyor: Suriye, belki de uzun bir aradan sonra ilk defa istikrara bu kadar yakın.

Bu noktada, Trump’ın yaklaşımı devreye giriyor. Onun liderlik anlayışı klasik başkanların aksine “askeri zafer” değil, “ekonomik kazanım” odaklı. Ukrayna’da savaş uzarken, Trump barış çağrısı yapıyor çünkü asıl hedefi yıkılan altyapının inşası ve bu sürecin ABD şirketleriyle yapılması. Aynı model Gazze’de de geçerli olabilir: İsrail’e “Ateşkes yap” baskısı bir diplomatik gösteri değil, yeniden yapılanma sürecinin başlatılması için sahayı boşaltma hamlesi.
Bunun işaretleri açık: ABD, Ortadoğu gezisinden 3.2 trilyon dolarlık yatırım sözüyle döndü. Bu fonlar; enerji, savunma, yapay zeka ve yeniden inşa projelerinde kullanılacak. Yani yeni Amerikan stratejisi artık şu: "Savaşmayalım, başkası savaşsın; biz barışı inşa edelim, kazanan yine biz olalım."
Bu stratejinin merkezine yerleşen ülkelerden biri ise Türkiye. Hem sahadaki askeri varlığı, hem diplomatik bağlantıları hem de Körfez ile olan ekonomik ilişkileri sayesinde Türkiye, bu yeni dönemin taşeron değil ortak aktörü olabilir. ABD, artık Türkiye’yi baskılanacak bir müttefik olarak değil, pazarlık masasında birlikte kazanılacak bir güç olarak konumlandırmak zorunda.
Sonuç olarak, Trump “deli” değil; o, savaş sonrası barışın ticari potansiyelini gören bir iş adamı. Ve bugün yaşananlar, sadece Ortadoğu’da değil, tüm dünyada “blöf, barış ve inşa” üçgeniyle oynanan yeni bir oyunun başlangıcı. Güç artık tanklarda değil, tahvil sözleşmelerinde saklı.
