Türkiye’de yükseköğrenim artık sadece sınavı kazanmakla sınırlı değil. Üniversite kapısından adım atan genç için en temel mesele “barınma” haline gelmiş durumda. KYK yurtlarının kapasitesi yetersiz, başvurular geç tarihlerde alınıyor, sonuçlar daha da geç açıklanıyor. Özellikle dikey geçiş yapan öğrenciler bu sorunu daha ağır yaşıyor. Eylül ayında kayıt için üniversiteye gelen bu öğrenciler, ek kontenjan başvurularının ekim ayında açılmasını beklemek zorunda kalıyor. Dersler başlamış oluyor ama öğrencinin nerede kalacağı hâlâ belli değil.
Bu belirsizlikte devreye özel ve vakıf yurtları giriyor. Fakat burada büyük bir çelişki var. En ucuz özel yurtların kişi başı fiyatı 14-15 bin liradan başlıyor, 20-30 bin liraya kadar çıkıyor. Daha da çarpıcı olanı: Beş kişilik bir odanın aylık toplam ücreti yaklaşık 70 bin lira. Bugün İstanbul’da veya diğer büyük şehirlerde bir dairenin kirasını bile aşan bu rakamlar, yurtların amacından nasıl saptığını gözler önüne seriyor. Yurt dediğimiz yer, öğrenciyi destekleyen, maddi yükünü hafifleten bir kurum olmalıydı. Geldiğimiz noktada ise “eğitime erişim hakkı” bir kenara bırakılmış, öğrencinin cebine uzanan vahşi bir piyasa mekanizmasına dönüşmüş durumda.
Devletin görevi yalnızca KYK yurtlarının sayısını artırmak değil; aynı zamanda özel ve vakıf yurtlarını da sıkı bir şekilde denetlemek olmalı. Çünkü bu fahiş fiyatlar, gençlerin eğitim hayatını başlamadan sekteye uğratıyor. Üniversiteyi kazanan birçok öğrenci, barınma krizi yüzünden okumaktan vazgeçmek ya da ailesine ağır bir yük olmak zorunda kalıyor. Bu bireysel bir sorun değil; doğrudan ülkenin geleceğini, fırsat eşitliğini ve sosyal adaleti ilgilendiren bir meseledir.
Bugün Meclis lokantasında uygulanan düşük fiyatlı menüler üzerinden “Türkiye’de her şey ucuz” algısı yaşatılabilir ama dışarıdaki gerçek çok farklı. Öğrenciler 70 bin liralık bir odayı beş kişi paylaşmak zorunda bırakılırken nasıl sağlıklı ve adil bir eğitim ortamından söz edebiliriz? Eğitim hakkı, gençlere fırsat eşitliği sağlanmadan nasıl sürdürülecek?
Sorunun kökünde, öğrenciyi müşteri gören ve barınma ihtiyacını bir “pazar” haline getiren anlayış yatıyor. Eğer gerçekten bu ülkenin gençleri için bir vizyon çizilecekse, öncelik sınava hazırlanmak değil; üniversiteyi kazandıktan sonra yaşamını sürdürebilmek olmalı. Aksi takdirde üniversite kapıları açılır, ama dersliklerin önünde oturacak genç kalmaz.
