Son dönemde İran’ın resmi yayın organı Press TV'nin Başkanı Mehdi Khanalizadeh’in açıklamaları Türkiye kamuoyunda büyük tepki uyandırdı. Khanalizadeh'in “Türkiye’ye bir yenilgi tattırmalıyız” sözleriyle yaptığı çıkış, diplomatik sınırları aşan, doğrudan düşmanca bir tutumu yansıtıyor. Peki bu sözler tek bir kişinin haddini aşan beyanları mı, yoksa İran derin devletinin gerçek niyetinin dışavurumu mu?
Ne yazık ki gerçek şu: İran, bölgedeki birçok meselede olduğu gibi, Suriye özelinde de Türkiye karşıtı bir siyaset yürütüyor. Açıkça ifade edilen "Suriye’de istikrar sağlanmamalı" yönündeki açıklamalar, sadece Türkiye’yi değil, bölgedeki tüm halkları hedef alan bir tehdit içeriyor.
Mezhepçi yayılmacılık ve savaş üzerinden siyaset
İran'ın dış politika pratiği, uzun yıllardır aynı eksende ilerliyor: Vekil örgütler üzerinden kaos üretmek, mezhep temelli nüfuz alanları oluşturmak ve bu istikrarsızlığı stratejik bir değer olarak kullanmak. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da ve Yemen’de aynı senaryo tekrar tekrar sahneleniyor. İran, barıştan değil, karmaşadan besleniyor. Çünkü istikrarsızlık, İran’ın bölgesel yayılmacılığı için hem kalkan hem de araç haline gelmiş durumda.
Bugün İran'ın bir yayın kuruluşu aracılığıyla Türkiye'yi hedef alması, tek başına bir medya gafı değil; aksine, devlet politikasının medya diliyle ilanıdır. Bu söylemin Suriye sahasında Türkiye’nin yükselen etkisinden duyulan rahatsızlığın dışa vurumu olduğunu görmek zor değil. İran, Türkiye’nin insani, askeri ve diplomatik çabalarıyla Suriye’deki güç boşluğunu doldurmasından ciddi anlamda tedirgin. Çünkü bu boşluk bugüne kadar İran’ın propaganda ve milisleriyle işgal ettiği bir alandı.
İran’a dostluk yüklemek: Tarihi bir yanılgı
Türkiye’de ne yazık ki hâlâ İran’ı bir “kardeş İslam ülkesi” olarak gören ve bu yüzden onun yaptığı düşmanca adımları görmezden gelen bir kesim var. Oysa tarih, bu konuda çok nettir. Safevi döneminden bugüne İran’ın Osmanlı ve Türkiye karşısındaki tavrı büyük oranda değişmemiştir. 1979 sonrası “İslam devrimi” söylemiyle oluşturulan yeni İran dış politikası da bu tarihi refleksi mezhepsel bir kılıfa büründürmekten öteye gidememiştir.

Türkiye’ye karşı düşmanlık üretmek, İran’da bir devlet refleksi haline gelmiştir. Bunun en yakın örneği, 15 Temmuz gecesi Türkiye darbe girişimiyle sarsılırken, Tahran’dan gelen derin sessizliktir. Aynı İran, İsrail veya ABD saldırısı altındayken ilk desteği veren Türkiye’ye birkaç yıl sonra yine kin kusabilmektedir. Bu; ne dostluk, ne de kardeşliktir. Bu; derin bir çelişkidir, bir tür siyasal nankörlüktür.
İran’ın içimizdeki gölgesi: Uyanma zamanı
İran'ın bu tutumları sadece dış politik bir problem değil; aynı zamanda Türkiye'nin içindeki bazı yapılar için de bir turnusol görevi görmektedir. İran’a hâlâ "mazlumların savunucusu" etiketiyle bakan, onun politikalarını romantize eden, mezhepçilik üzerinden haklılık üreten çevrelerin artık bu gerçeklerle yüzleşmesi gerekmektedir.
İran, dost değildir. İran, sadece çıkarı varsa yanınızdadır. O çıkar bittiğinde, aynı hızla sırt döner. Türkiye'nin Ortadoğu’da daha fazla güçlenmesini engellemek için her türlü fırsatı kollayan bir devletten söz ediyoruz. Ve bu devlet, artık Türkiye’nin doğrudan hedef alındığı açıklamaları açık açık yapmaktadır.
Son söz yerine
Türkiye güçlü oldukça, İran gibi ülkelerin rahatsızlığı artacaktır. Bu rahatsızlık onların değil, bizim doğruluğumuzun ve sahadaki meşruiyetimizin ispatıdır. Ancak gerçekleri görmeyenler için bu durum sadece bir uyarı değil; aynı zamanda bir çağrıdır:
Domuz derisinden post, İran’dan dost olmaz.
Bugün bunu anlamayanlar, yarın daha büyük hayal kırıklıklarıyla yüzleşir.
