Bugün sokakta elinde bıçakla dolaşan 15 yaşındaki bir çocuk ile küresel sistemde milyonların kaderini belirleyen devletler arasında ortak bir zemin var: cezasızlık. Hukuk güçlü için bir kalkan, zayıf için bir tehdit aracına dönüşmüşse, orada artık adaletten değil, güç ilişkilerinden söz edilir. Ve bu düzen sürdürülebilir değildir; çünkü adaletin olmadığı yerde düzen değil, sadece korku ve çıkar dengesi vardır.
Bunun en somut örneklerinden biri Rusya-Ukrayna savaşıdır. Rusya Ukrayna’ya girdiği anda, uluslararası spor kurumları bile refleks gösterdi; FIFA ve UEFA birkaç gün içinde Rus kulüplerini ve milli takımını organizasyonlardan dışladı. “Değerler” ve “adalet” bir anda hatırlandı. Ancak aynı hız, aynı kararlılık, İsrail’in Gazze’deki operasyonlarında ortadan kayboldu. Aynı kurumlar bu kez “biz siyasi meseleleri çözemeyiz” diyerek geri çekildi. Demek ki mesele hukuk değil; mesele, kime karşı uygulandığıdır.
ABD’nin bu denklemdeki rolü ise bu çifte standardı kurumsallaştıran ana güç olarak öne çıkıyor. Uluslararası hukuku savunduğunu iddia eden bir ülkenin, kendi çıkarları söz konusu olduğunda bu hukuku esnetmesi, hatta yok sayması artık istisna değil, norm haline gelmiş durumda. İsrail’e verilen koşulsuz destek, sadece bir dış politika tercihi değil; aynı zamanda “güç varsa hukuk ikincildir” anlayışının açık bir ilanıdır. Bu, modern dünyanın en büyük kırılma noktalarından biridir.
Bu tabloyu doğru okumak gerekiyor: Bugün dünyada hukuk, güçlüyü sınırlayan bir mekanizma olmaktan çıkmış, güçlü tarafından kullanılan bir araç haline gelmiştir. Yani adalet, gücün önünde duran bir ilke değil; gücün arkasında duran bir meşrulaştırma aparatına dönüşmüştür. Bu yüzden bir yerde yaptırım uygulanırken başka bir yerde sessizlik hâkimdir. Bu yüzden bir işgal “suç”, diğeri “meşru müdafaa” olarak etiketlenir.

Ancak tarih bu tür çifte standartların sonunun ne olduğunu defalarca göstermiştir. Roma İmparatorluğu içeriden çürürken de, Fransız monarşisi halktan kopup kendini dokunulmaz sandığında da aynı hata yapılmıştı: Gücün kalıcı olduğu zannedildi. Oysa güç, adaletle dengelenmediğinde kendi kendini tüketir. Nürnberg’de “emir aldım” diyenlerin yargılanması, uluslararası sistemin en azından bir noktada bu dengeyi kurabildiğini göstermişti. Bugün ise o denge yeniden kayboluyor.
Sorunun özü basit ama ağırdır: Cezasızlık. Hesap vermeyeceğine inanan her aktör, sınırları zorlar. Bu ister sokakta suç işleyen bir birey olsun ister uluslararası alanda hareket eden bir devlet, sonuç değişmez. Cezasızlık yayıldıkça sistem çözülür. Çünkü hukuk, uygulanmadığı anda yok hükmündedir.
Ve sonuç kaçınılmazdır: Adaletin yerini gücün aldığı bir dünyada hiçbir düzen kalıcı olamaz. Bugün güçlü olan yarın zayıflayabilir; ama kurallar yıkıldıysa kimse güvende değildir. Ne nükleer silahlar ne ekonomik yaptırımlar ne de diplomatik ittifaklar bu çöküşü durdurabilir.
Tarih, adaleti yok sayanları asla affetmez. Onları lider olarak değil, ibretlik örnekler olarak yazar. Ve o kayıt defteri hâlâ açık. Bu kez kimlerin ekleneceğini ise zaman gösterecek.
