Tarih çoğu zaman insanın yüzüne sertçe çarpan bir gerçektir.
İnsan geçmiş ile ilgili olaylar okurken veya geçmiş anlatılırken ürperir. Düşünür, bunlar hikâye, hatta mümkün değil hiç olmamıştır diye düşünür.
Ama dönüp bugüne baktığında, o karanlık hadiselerin aslında insan tabiatına hiç de uzak olmadığını fark eder.
Hz. Muhammed daha hayattayken bile en yakınları ağır acılar yaşadı.
Amcası Hamza bin Abdülmuttalip Uhud’da öldürüldü.
Savaş meydanında cesedine saldırıldığı, ciğerinin çıkarıldığı, hatta çiğnendiği rivayet edildi.
Bu olay, savaşın insan ruhunu nasıl vahşileştirebildiğinin sembollerinden biri olarak hafızalara kazındı.
Yıllar geçti…
Bu kez hedefte Peygamber’in damadı Ali bin Ebu Talib’in oğulları vardı. Yani sıradan insanlar değil, Hz. Muhammed’in torunları…
Hüseyin bin Ali Kerbela’da ailesi ve yakınlarıyla kuşatıldı.
Günlerce susuz bırakıldıkları anlatıldı.
Fırat’ın yanı başında suya ulaşmaları engellendi.
İçlerinde çocuklar vardı.
Açlık, susuzluk ve kuşatma altında yalnız bırakıldılar.
Sonra öldürüldüler…
Tarih boyunca vicdanları yaralayan o anlatılar geldi.
Hz. Hüseyin’in başının kesildiği, şehirlerde dolaştırıldığı ve dönemin yönetim merkezine götürüldüğü rivayet edildi.
Bunlar, sadece bir insanın öldürülmesini değil, toplum vicdanının nasıl kırılabileceğini gösteren semboller hâline geldi.
Bir başka acı gerçek daha vardı.
Emevî döneminde, özellikle bazı dönemlerde, camilerde Ali bin Ebu Talib’e lanet okunmasının resmî uygulama hâline geldiği tarih kaynaklarında anlatıldı.
Düşünün… Bir zamanlar aynı sofrada bulunan, aynı peygamberin yanında yürüyen insanların isimleri artık siyasal mücadelelerin hedefi olmuştu.
Dinin birleştirici dili yerini siyasetin sert diline bırakmıştı. Halifelik uğruna rakip görülenleri yok etmek için her türlü hileye başvurmuşlar.
İşte tarihin en sarsıcı tarafı burada ortaya çıkıyor.
Çünkü insanlar çoğu zaman kötülüğün sadece “başkalarından” geleceğini sanır.
Oysa tarih gösteriyor ki, güç tutkusu, makam arzusu ve siyasi korkular, en yakın akrabaları bile karşı karşıya getirebiliyor.
Muaviye bin Ebu Süfyan ve oğlu Yezid bin Muaviye döneminde yaşananlar bu yüzden hâlâ unutulmuyor.
Üstelik bu aile, Peygamber’e tamamen uzak bir aile de değildi.
Muaviye’nin kız kardeşi Ümmü Habibe, Hz. Muhammed’in eşiydi. Yezidin bile halasıydı.
Aynı aile çevresinde bulunan insanlar bile iktidar mücadelelerinin içinde tarihî kırılmalar yaşayabildiler.
Hz. Muhammed döneminden kalmış belli yöntemi varken, buna uyulmamış Halifelik mücadelesi yapılmış, Makam uğruna birileri birilerini harcamış. Güç için mevcut sisteme göz kapatılmış.
Günümüzde dahi birçok İslâm ülkesinde hukuk eğilip bükülüyorsa.
Kitleler propaganda ile yönlendiriliyor. Kendi tarafı uğruna vicdanını susturabiliyorsa.
İnsanlar kimlikler üzerinden birbirine düşman hâline getiriliyorsa.
Bunları gördükçe, İslam tarihinin ilk büyük kırılmaları artık bana “imkânsız” görünmüyor.
Çünkü insanlar değişmemiş / değişmiyor.
Bu yüzden Kerbela sadece geçmişte kalmış bir olay değilmiş meğer.
Geçmişte Kerbela ve Günümüzde sadece Filistin’de yaşanmış gerçekler bir yerde insanın güç karşısında neye dönüşebileceğinin de ispatı olarak yeterli örnek.
Belki de bugünün dünyasında yaşananlar, dün anlatılan acıların gerçekten yaşandığını, her gün yeniden canlı olarak ispatlıyor.
Ne olurdu insan olabilseydik.
