Dünya siyaseti, diplomatik nezaketin, çok taraflı anlaşmaların ve “müttefiklik hukuku” gibi romantik kavramların hızla tasfiye edildiği bir evreye girmiş durumda. Reelpolitika artık süslenmiyor; en çıplak, en sert haliyle sahnede. 2026’ya yaklaşırken, okyanusun ötesinden yükselen ses bir diyalog çağrısı değil, açık bir ültimatomdur. Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki yeni dönemi, müttefikler için bir ortaklık değil, “sadakat ve bedel” sınavı anlamına gelmektedir.
Müttefik Değil, Hedef Tahtası
Washington’un yaklaşımı artık net: Tavizsiz, haşin ve tek taraflı. Bu yeni düzende müttefiklik, eşitler arası bir ilişki değil; itaate dayalı bir hiyerarşi olarak kurgulanıyor. Avrupa ülkelerinden talep edilenler çoğu zaman siyasi olarak imkânsız, toplumsal olarak ise patlayıcı niteliktedir. Danimarka’nın Grönland üzerindeki egemenliğinin tartışmaya açılması bunun en uç ama en somut örneğidir. Bir devletin toprağını ya da egemenlik hakkını pazarlık masasına koyması, yöneticileri kendi halkıyla geri dönülemez bir çatışmaya sürükler. Ancak emperyalizmin bu yeni ve saldırgan yüzü, egemenliği artık bir “gayrimenkul işlemi” gibi görmektedir.
Borç yükü altında ezilen Avrupa ekonomileri, daha fazla taviz vererek ayakta kalabileceklerini sanıyorsa ağır bir yanılgı içindedir. Emperyalizm müzakere edilebilir değildir; her taviz, bir sonrakinin peşinatıdır. Bugün savunma harcamalarıdır, yarın enerji politikaları, öbür gün egemenliktir.
Avrupa’nın Stratejik Körlüğü ve Türkiye Gerçeği
Brüksel’deki karar alıcılar yıllardır sürdürdükleri kibirli politikanın bedelini ödemeye başlamıştır. Türkiye’yi on yıllar boyunca kapıda bekleten, bir “vale” muamelesi yapan Avrupa Birliği, bugün savunma, güvenlik ve jeopolitik derinlik açısından Türkiye’ye hiç olmadığı kadar muhtaçtır. Net konuşmak gerekir: Türkiyesiz bir Avrupa, Trump’ın dayatmaları karşısında sömürüye açık, askeri kapasitesi yetersiz ve stratejik olarak cüceleşmiş bir yapıdır.
Bu gerçeği hâlâ idrak edemeyen Avrupalı liderler, kendi halklarını Washington’ın taşeronu haline getirmekte ve kıtayı küresel fırtınalara savunmasız bırakmaktadır. Türkiye ise bu denklemde bir hizmet sağlayıcı değil; bölgesel ve küresel ölçekte oyun kurucu bir aktördür.
Türkiye İçin Tek Yol: Millî Müdafaa Seferberliği
Dünya değişmiştir. Artık yalnızca kendi gücüne yaslananlar ayakta kalabilmektedir. Türkiye için savunma sanayii bir tercih, bir sektör ya da bir ticaret alanı değildir; doğrudan bir beka meselesidir.
Üretim seferberliği şarttır. Mevcut üretim kapasitesi katlanarak artırılmalı; bir fabrika yetmiyorsa ikiye, ikiyse üçe çıkarılmalıdır. Mühimmat, hava savunma sistemleri ve stratejik teknolojilerde tam bağımsızlık hedefi ertelenemez bir zorunluluktur.
Halk desteği hayati önemdedir. Devlet, savunma projelerine halkın doğrudan katkı sunabileceği büyük çaplı milli destek kampanyaları başlatmalıdır. Tıpkı Milli Mücadele yıllarında olduğu gibi, millet kendi güvenliğinin sadece izleyicisi değil, ortağı haline getirilmelidir. Maddi ve manevi olarak kenetlenmiş bir toplum, en güçlü caydırıcılıktır.
Ya Tam Bağımsızlık, Ya Topyekûn Taviz
Dünya, emperyalizmin bu yeni ve vahşi formuyla nasıl mücadele edileceğini yeniden düşünmek zorundadır. Bu sadece borçlu devletlerin değil, özgürlüğüne ve egemenliğine değer veren tüm toplumların meselesidir. Türkiye, Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir taşeron değil; oyunun kurallarını belirleyen ana aktör olduğunu savunma sanayii atılımlarıyla tescillemek zorundadır.
Vakit, içeride kenetlenme; dışarıda ise çelikten bir irade gösterme vaktidir. Yeni dünya düzeninde başka bir seçenek yoktur: Ya tam bağımsızlık, ya da topyekûn taviz.

