Ortadoğu’da olup bitenler tesadüflerin toplamı değil; açık bir stratejinin adımlarıdır. İsrail siyaseti, özellikle Benjamin Netanyahu çizgisi, varlığını ve iktidarını sürekli bir güvenlik tehdidine —yani savaşa— bağlamıştır. İç politik sıkışmalar, ekonomik sorunlar, toplumsal memnuniyetsizlik… Bunların hepsi basit sorunlar değil; dış politika aracılığıyla iç siyasete müdahale etmenin gerekçelerine dönüştürülüyor.
Bugün gelinen noktada ABD ve İsrail’in İran’a yönelik koordineli saldırıları tam da bu stratejiyle örtüşüyor. Amerika ile birlikte İran’ı doğrudan hedef alan askeri operasyonlar, Tahran’daki stratejik noktaları vuruyor, hava sahaları kapanıyor ve yeni bir sıcak savaşın kıvılcımı ateşleniyor. Bu durum, İsrail’in “varoluşsal tehdit” söyleminin pratik yansımasıdır.
Bu tabloya tek başına bakmak yeterli değildir. İran’ın bölgedeki verdiği destek yıllardır vekâlet savaşları üzerinden okunuyor: Lübnan’daki Şii militan yapıların, özellikle ‘Direniş Ekseni’nin belkemiği olan Hizbullah’a lojistik, stratejik ve ideolojik destek; Yemen’de Houthis gibi aktörlere sağlanan askeri yardım… Tüm bunlar İran’ın kendi jeopolitik derinliğini güçlendirme aracıydı.
Ama bu denklemin bir tarafında da ihanet gerçeği var. İran, bölgesel ilişkilerde çıkarları gereğince Türkiye’ye karşı konum almış, her fırsatta Ankara’nın stratejik hedeflerine gölge düşürecek hamleler yapmıştır. Bugün de İran’ın Türkiye ile ilişkilerinin güven temelli olduğunu söylemek safdillik olur. Ne ilkesel duruş ne de dürüst işbirliği… Sadece hesaplı çıkar odaklı bir yakınlık söz konusudur.
Lübnan zaten fiilen geri çekilmiş; Hizbullah, İsrail tehdidi ve içsel zorluklar sebebiyle eskisi gibi sahada etkin değil. Yemen’de Houthis hattı, Suudi ve Körfez baskısı altında kırılgan bir denge içinde. Ortadoğu’nun büyük stratejik odaklarından biri —İran’ın bölgesel ağı— çözülüyor. Bu noktada İran için savaş, içerideki toplumsal çalkantıyı bastırmanın —ve rejimin varlığını korumanın— tek hamlesine dönüşüyor.
Bu yeni cephe, sadece coğrafi bir hat değil; politik bir mesajdır: “Dış düşman karşısında birlik!” Bu klasik oyundur. Rejim içte çökmek üzeredir, halk ekonomik krizler ve protestolarla yüz yüzedir; şimdi dış tehdit imparatorluğu yeniden tahkim etmek için sahnededir.
Peki Türkiye? Türkiye; bölgesel dengelerde dengeleri zorlayan aktör olarak her zaman hedef alınmıştır. İran’ın bugüne kadar fırsat buldukça Ankaraya mesafeli davranışı ve çıkar odaklı siyaset tarzı bunu gösteriyor. Yarın benzer bir dış politika hattıyla Türkiye ile ilişkilerinin rayını değiştirmeye çalışacağı açıktır.
Dünya kamuoyu bu savaşın seyrinde adeta seyirci kalıyor. Sosyal medya duyarlılığı, sözde kınamalar, birkaç açıklama… Ama somut yaptırımlar? Etkili diplomatik baskı? İsrail’in arkasında ABD durduğu sürece bunun gerçekleşmesi kolay değil.
Bu yüzden Türkiye’nin izlemesi gereken strateji artık nettir: Birincisi, milli seferberlik ruhunu yeniden canlandırmak. İkincisi, savunma ve askeri sanayi kapasitesini acilen güçlendirmek. Üçüncüsü, ekonomik kaynakları köprüleri, otoyolları vb.. kamu mallarını sadece özel sermaye çevrelerine değil, halka açmak. Halkın sahiplenmediği bir savunma, uzun vadede sürdürülebilir olamaz.
Bu, sadece askeri güç meselesi değildir. Bu bir ulusal birlik ve dayanışma çağrısıdır. Devletin stratejik varlıklarının halka arz edilmesi, sadece ekonomik bir hamle değil, aynı zamanda toplumsal güç birikiminin siyasete dönüşmesidir.
Çünkü dünya ne derse desin, bu coğrafyada dimdik durmanın yolu güçlü olmaktan geçer — ekonomik, diplomatik ve askeri olarak. Ve Türkiye’nin bunu başarmaktan başka şansı yoktur.

