İHANETİN MASKE DEĞİŞTİREN YÜZÜ: SİYASET Mİ, TERÖR LOJİSTİĞİ Mİ?
Bugün demokrasiyi bir "zırh", ifade özgürlüğünü ise bir "zehirli ok" gibi kullananların, Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğine ve bayrağına karşı açtığı savaşın en cüretkâr günlerinden geçiyoruz. İsimler değişiyor; HEP oluyor, DEP oluyor, HDP oluyor, bugün DEM oluyor. Ancak değişmeyen tek bir şey var: Kandil’den gelen talimatların Ankara’nın göbeğinde yankılatılması ve bu vatanın ekmeğini yiyip, toprağına ihanet edenlerin dinmeyen rövanşist hırsı.
Sınırda Bayrak Düşmanlığı, Kamışlı’da Kirli Kucaklaşma
Daha geçtiğimiz hafta Nusaybin sınır hattında yaşananlar, bu yapının gerçek kıblesinin neresi olduğunu bir kez daha yüzümüze çarptı. Sınırın öte yanındaki Kamışlı’da, Türkiye’nin canına kasteden YPG’li terör elebaşlarıyla "sarmaş dolaş" pozlar veren sözde siyasetçiler, bu milletin vekili değil, ancak ve ancak bir terör koridorunun taşeronu olabilirler. Nusaybin’de o şanlı ay yıldızlı bayrağımız gönderden indirilirken susanlar, hatta bu provokasyona zemin hazırlayanlar, aslında o bayrağın temsil ettiği tam bağımsız Türkiye idealine savaş açmışlardır.
Hendek İhanetinden "Sözde" Özerklik Hayallerine
Hafızamızı diri tutalım; bu yapı sadece bugün değil, geçmişte de aynı senaryonun başrolündeydi. Şehirlerimizin altını cephaneliğe çeviren, camileri yakan, yollara mayın döşeyen teröristlere "barikatlardaki arkadaşlar" diyenler yine bunlardı. Belediye imkanlarını asfalt dökmek yerine teröristlere siper kazmak için kullanan, halkın parasını Kandil’e haraç olarak gönderen bu zihniyet, bugün DEM maskesi altında aynı "özerklik" ve "parçalama" rüyasını görmeye devam ediyor.
Kürt Evlatlarının Celladı: Kandil’in İnsan Kaynakları Şubesi
Siyaset kürsüsünden "hak, hukuk, barış" nutukları atanların maskesi, Diyarbakır Anneleri’nin kapısında paramparça olmuştur. 13 yaşındaki çocukları "etkinlik var" diyerek parti binalarına çağıran, arka kapıdan ise birer birer dağa, ölüme, mağara karanlığına pazarlayan bu yapı, bir siyasi parti değil, sistemli bir insan kaçakçılığı şebekesidir. Kendi lüks hayatları için gariban Kürt çocuklarını kurşun önlerine sürenlerin "Kürt sorunu" diye bir dertleri yoktur; onların tek derdi, Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak isteyen dış güçlerin maşalığını yapmaktır.
Demokrasiyi İstismar Edenlerin "Sivil İtaatsizlik" Yalanı
Kendilerini "barışın elçisi" gibi pazarlayanların, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki vatandaşlarımızı sokağa dökme, esnafı kepenk kapatmaya zorlama ve şehir hayatını felç etme girişimleri, aslında birer "sivil itaatsizlik" eylemi değil, doğrudan devlete karşı bir kalkışma provasıdır. Belediyeleri birer "lojistik üs" gibi kullanıp, halkın vergileriyle alınan iş makinelerini hendek kazmak için teröristlerin emrine verenler; bugün hâlâ "kayyum atamaları hukuksuz" diyerek ağlamaktadır. Oysa asıl hukuksuzluk, milletin kaynağını milletin canına kastedenlere peşkeş çekmektir. Bu yapı, demokrasiyi sadece kendisini koruyan bir kalkan olarak görmekte, ancak ellerine geçen ilk fırsatta o demokrasiyi yok edecek olan terör vesayetine boyun eğmektedir.
Gazi Meclis’in Kürsüsünden Savrulan Tehditler
İhanetin en acı verici sahnesi ise şüphesiz ki Gazi Meclis’in kürsüsünde yaşanmaktadır. Şehitlerimizin kanıyla sulanan bu topraklarda, milletin vergileriyle maaş alanların; PKK’nın sözde liderlerine "sayın" diyerek methiyeler düzmesi, Türkiye’nin operasyonlarını "işgal" olarak niteleyip işgalci güçlerin ağzıyla konuşması artık tahammül sınırlarını aşmıştır. Bir eli Kandil’de, diğer eli sandıkta olan bu zihniyet; Meclis’i bir yasama organı olarak değil, terör propagandası yapabileceği bir "mega fon" olarak kullanmaktadır. Türk milleti, kendi kürsüsünden kendisine hakaret edilmesine, kendi ordusuna dil uzatılmasına daha fazla seyirci kalamaz.
Hukukun Sabrı ve Bekanın Gereği
Şimdi sormak gerekir: Dünyanın hangi demokratik ülkesinde, devletine "katliamcı" diyen, ordusunu "işgalci" ilan eden, sınırında bayrağına el uzatılmasına ön ayak olan bir yapıya geçit verilir? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını dillerine dolayanlar, aynı AİHM’in "şiddeti teşvik eden partiler kapatılabilir" içtihadını neden görmezden geliyorlar?
Siyasetin meşruiyeti, devletin varlığına ve milletin birliğine sadakatle başlar. İhanetin ise bir "özgürlük alanı" yoktur. Türk yargısı, Nusaybin’deki bayrak hadisesinden Kamışlı’daki kirli görüşmelere, dağa kaçırılan evlatlardan Meclis kürsüsündeki terör propagandalarına kadar her bir ihaneti tek tek dosyalamalı, devletin çelikten iradesi bu kirli oyunu kökünden bozmalıdır.
Bu Millet İhaneti Unutmaz
Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir hukuk devletidir; ancak "sabrı tükenmez" bir kurban değildir. Bugün ellerinde bölücü örgütün paçavralarıyla devletine meydan okuyanlar bilmelidir ki; bu vatanın tek bir çakıl taşı, tek bir bayrağı ve tek bir evladı üzerinde kurduğunuz kirli pazarlıklar, aziz Türk milletinin iradesine çarparak yerle bir olacaktır. İsimleriniz ne kadar değişirse değişsin, tarih sizi "demokrasi maskeli ihanet şebekesi" olarak yazacaktır.

