Dünya toplumlarına genel olarak baktığımızda, gelişmiş ya da geri kalmış, zengin ya da fakir olsun, ülkemiz dahil hiçbir ülkenin çeşitli konularda ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.
Elbette insanlardan bahsediyorum, insani ilişkilerden, merhametten, vicdandan, adalet duygusundan, saygıdan, sevgiden bahsediyorum.
Bir defa insan, akıl sahibi bir varlık olmasına rağmen, önyargıya, fanatizme ve cehalete en kolay teslim olabilen canlılardan biridir.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.
Bütün eksikliklerimize rağmen, ülkemiz insanının yardımseverliği, misafirperverliği ve vicdani yönüyle dünyanın en iyi toplumları arasında yer aldığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Bu, elbette genel bir değerlendirmedir.
Ancak toplumumuzda küçümsenmeyecek büyüklükte bir kesim var ki;
Saygıyı unutmuş
Sevgiyi zayıflık saymakta
Tahammülü ise tamamen hayatından çıkarmış durumda.
Yan bakmak, yürürken çarpmak, park yeri anlaşmazlığı vs. bile cinayet sebebi halini almış.
Farklı düşünceye tahammül edilmez olmuş, kendisi gibi düşünmeyeni düşman gören bir anlayış gelişmiş. Bu yaklaşım, yalnızca bireyleri değil, toplumun geleceğini de tehdit etmektedir.
Sonuç demokrasiye dayanıyor tabi.
Demokrasinin özü, farklı fikirlerin bir arada yaşayabilmesidir.
Oysa bugün öyle bir zihniyet hortlamış ki; bu zihniyet, düşünmekten, sorgulamaktan çok itaat etmeyi, karın tokluğunu yeterli, demokrasiyi özgürlüğü dahi gereksiz görüyor.
Karın doyurmanın yeterli görüldüğü, düşünmenin ve fikir üretmenin gereksiz sayıldığı bir anlayışın özgür bir toplum inşa etmesi mümkün mü elbette değildir.
Eğitim seviyesinin de cehaleti tek başına önleyemediği hatta kariyer yapmış insanların dahi bu cehaleti üzerlerinden atamadıklarına her gün rastlayabiliyoruz.
Üzücü olan asıl budur.
Cehaleti ve hurafeyi imdat beklediğimiz bu kişiler yayıyorlar. Bahsettiğim olaylar ve kadın cinayetleri ... bunların sonucu.
Akademik unvanlar, yüksek makamlar veya resmî sıfatlar, tek başına insanı bilge yapmıyor. Nice profesörler, nice üst düzey yöneticiler, nice din adamları görüyoruz ki en temel meselelerde bile ortak bir zeminde buluşamıyor.
En acı tablo ise din alanında yaşanıyor.
Kur'an-ı Kerim, insanın Rabbine yönelişini kolaylaştıran, din’i ağır yük olmaktan çıkaran bir kitapken, tarih boyunca özellikle Dört Halife döneminden sonra din anlayışının giderek farklılaştığını savunan çok sayıda ilim insanı bulunmaktadır ve bu gerçeği aklını birazcık kullananlar hemen fark edebilir.
Kur'an merkezli anlayışın yerine zamanla beşerî yorumların öne çıktığı, ibadetlerin özünden uzaklaştırıldığı yönünde ciddi eleştiriler yapılmaktadır.
Bugün birçok insanın din adına duyduğu bilgilerin önemli bir kısmı Kur'an'dan değil, tarih içinde oluşmuş rivayetlerden beslenmektedir.
Bunun sonucu olarak;
Din yüce kitabımızda kolaylaştırılmış iken beşerî dayatmalarla zorlaştırılmış,
İbadetin ruhu yerine şekli öne çıkarılmış,
Allah ile kul arasındaki samimi bağ, zamanla aracılarla gölgelenmiştir.
Toplum arasında dolaşan birçok absürt anlatı Allah ile Kul arasına giren etkili başıboş kişiler aracılığı ile piyasaya sürülmektedir.
Bir kısmını kapalı olarak örnekleyecek olursak;
İhlas Suresi'nin her okunuşunda yetmiş huri verileceği söylenmiş.
Kimi anlatımlarda ibadetler adeta otomatik günah silme mekanizmasına dönüştürülmüş ve bu resmi hutbede dahi yer almış.
Kimi rivayetlerde ise Hz. Peygamber'e yakışmayacak şekilde aktarılan olaylar din adına insanlara sunulmuştur.
Bu tür anlatılar, İslam'ın evrensel ahlak anlayışını güçlendirmek yerine, çoğu zaman onu gölgeleyen tartışmalar üretmiştir.
Temel ibadetler ile ilgili tamamen yanlış bilgiler dahi resmiyet kazanmış uygulanmasına hala devam ediliyor.
Oysa Kur'an'ın temel hedefi;
Dürüst insan yetiştirmek, adaleti ayakta tutmak, kul hakkını korumak, vicdanı canlı tutmak ve insanı ahlak sahibi kılmaktır.
Bugün ise ibadet konuşuluyor ama ahlak geri planda kalıyor.
Şekil konuşuluyor ama vicdan konuşulmuyor.
Sakal, başörtüsü, kıyafet, mezhep, tarikat tartışılıyor, fakat doğruluk, emanet, kul hakkı ve adalet çoğu zaman ikinci plana itiliyor.
Sonuç ortadadır.
Toplum, din adına adeta bir karpuz gibi ortadan ikiye bölünmüş durumdadır.
Aynı aile içinde insanlar birbirleriyle konuşamaz hâle gelmiş, kardeş kardeşe, akraba akrabaya yabancılaşmıştır.
Peki bu kutuplaşma kimin işine yaramaktadır?
Tarih bize gösteriyor ki, dinin siyaset aracı hâline getirildiği her dönemde kazananlar güç sahipleri olmuş, kaybeden ise toplum olmuştur.
Emevîlerden itibaren başlayan bu anlayışın izleri, Osman Bey ve bazı padişahlar döneminde silinmeye çalışılmış ise de maalesef farklı biçimlerde günümüze kadar taşınmıştır.
Bunun en ağır bedelini ise gençler, çocuklar ve kadınlar ödemektedir.
İslam'ı sonradan araştırarak kabul eden birçok insan, Kur'an'ın sade ve anlaşılır mesajıyla tanışırken;
Müslüman olarak doğan çocuk gençliklerinde, tartışmaların, yasakların, abartıların kabulü mümkün olmayan yanlış değerlendirmelerin ve çelişkilerin içinde bocalayıp, sağa sola savrulmaktadır.
Din adına üretilmiş hurafelerin sonuçları olan yanlışlıkları gördükçe aslında bu hurafeleri reddetmeleri gerekirken, gençliğin verdiği heyecanla kısa yoldan dini reddetmektedirler.
Bir başka acı gerçek ise kadına bakış açısıdır.
Hz. Muhammed'in kadınlara verdiği değer tarihî kaynaklarda açıkça görülmesine rağmen, sonraki dönemlerde oluşan bazı anlayışlar kadını ikinci plana itmiş, onu erkeğin gölgesinde yaşayan bir varlık gibi göstermiştir. Bu yaklaşım her gün iki üç kadının canını almaktadır.
Oysa Kur'an'da insanın değeri cinsiyetine göre değil, takvasına, adaletine ve ahlakına göre belirlenmektedir.
İnsan, yalnızca Allah'ın kuludur.
Hiç kimsenin başka bir insana kulluk etmesi, düşüncesini teslim etmesi veya aklını bir başkasına emanet etmesi doğru değildir.
İnanç, ancak özgür iradeyle anlam kazanır.
Bugün en büyük ihtiyacımız; daha fazla bağırmak değil, daha fazla düşünmektir.
Daha fazla ayrışmak değil, daha fazla anlamaktır.
Daha fazla slogan değil, daha fazla ahlaktır.
Daha fazla saygıdır sevgidir.
Daha fazla özgürlüktür.
Daha fazla adalettir.
Çünkü güçlü toplumlar; korkuyla yönetilen değil, aklı, vicdanı ve adaleti rehber edinen toplumlar arasından çıkar.
Haksız mıyım.?
