Türkiye’de bir kişinin kaç adet maden ruhsatı alabileceğine dair açık bir üst sınır yok. Mevzuat, mali ve teknik yeterliliği bulunan herkese birden fazla ruhsatın kapısını aralıyor.
Kâğıt üzerinde bakıldığında bu durum, yatırımın ve üretimin önünü açan bir esneklik gibi görünebilir.
Ancak mesele sadece kâğıt üzerinde kalmıyor.
Şimdi soruyu biraz daha doğrudan soralım.
Bir kişi ya da bir grup, kendi sermayesiyle ya da kaynağı belirsiz paralarla yüzlerce ruhsatı toplayıp bunları daha sonra çok daha yüksek bedellerle devredebiliyorsa, burada gerçekten üretim mi teşvik ediliyor, yoksa karartılmış paralarla daha fazla para kazanıp aklanmaya fırsat mı oluşturuluyor?
Üstelik bu süreçte kamuya ait doğal kaynakların sağladığı ekonomik değer, fiilen üretim yapılmadan el değiştiriyorsa, bu tabloyu “doğru” olarak nitelendirmek mümkünmü.?
Uygulamayı istediğimiz kadar olumsuz düşüncelerle açıklayabiliriz.!!
Bu nedenle;
Maden ruhsatları ancak fiilen çalıştırma şartıyla verilmeli, bir gerçek ve tüzel kişiye az sayıda ruhsat imkânı tanınmalı, devletin/halkın olan madenlerin ruhsatı elinde bulundurulanlarca asla devredilmesine izin verilmemeli, buna yönelik yasaklamalar mevzuatta yer almalıdır.
Sorun sadece maden ruhsatlarıyla sınırlı değil.
Benzer bir tabloyu kamu ihalelerinde de görmek mümkün.
İhale sisteminin temel amacı rekabeti sağlamak ve kamu kaynaklarının en verimli şekilde kullanılmasını temin etmektir.
Ancak uygulamada farklı bir mekanizma işlediği yönünde ciddi bir kanaat var.
Küçümsemek amaçlı değil ama, küçük kapasite işler yaparken kısa sürede ekonomik olarak büyük sıçrama yapan, geçmişiyle bugünü arasında açıklanması güç bir maddi fark bulunan kişi ve şirketlerin hızla ihale piyasasında etkin hale gelmesi dikkat çekiyor.
Bunu, hiçbir faaliyette bulunmazken, kanunlarında yer verilen alt yüklenici yönteminin sağladığı imkân ile kahvehanede işçi iken ülkenin neredeyse bütün illerinde, hatta kamu idarelerinin büyük bölümünde, bir yılda yüzlerce ihale alan ihale baronları tarafından organize edildiğini görüyoruz. Maalesef.
Tabi bu baronlar her türlü yan, usulsüz, siyasi vs. imkânları kullanarak aldığı onlarca yüzlerce ihaleyi, dört gözle bekleyen alt yüklenicilere %20’lere varan komisyon karşılığı devretmesi, sistemin ruhuna uygun mu sorusunu gündeme getiriyor.
Elbette tüm bu uygulamalar mevzuata uygun.
Mevzuata uygun olan her şey, hukuka ve kamu yararına da uygun mudur?
Evet demeyi çok isterdim. Ama hayır.
Bir işin alınma bedeli ile o işin fiilen yapılması arasında ciddi bir ekonomik fark varsa, ihale alan kişi fiilen üretim yapmadan, yalnızca aracılık ederek önemli bir gelir elde ediyorsa, bu durum yalnızca ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda sistemsel bir sorundur.
Daha da çarpıcı olan ise, kamu görevinden emekli olarak ya da farklı nedenlerle ayrılmış bazı isimlerin kısa sürede yüksek servet birikimlerine ulaşmasıyla ilgili ortaya çıkan iddialar toplumsal şüpheye açık örneklerdir.
Çok sayıda gayrimenkule sahip olma, yurt dışı yatırımları, yüksek miktarda nakit ve değerli maden, döviz birikimleri üstelik döviz ve altınların evlerde saklanması… çok farklı iddiaların yapılmasına neden oluyor.
Bunlar; kamu vicdanında ciddi soru işaretleri oluşturur.
Bu bariz örnekler, sistemin kendisinin sorgulanmasını gerektiriyor.
Çünkü mesele bireyselliği çoktan aşmış ve çok daha büyük.
Kuralların nasıl yazıldığı, nasıl kanunlaştığı, nasıl uygulandığı ve hangi sonuçları doğurduğunun sorgulanması gerekiyor.
Belki de asıl üzerinde durulması gereken ve yapılması gereken şudur:
Maden ruhsatları ve kamu ihaleleri gibi alanlarda, “sahip olmak” ile “fiilen üretmek” arasındaki bağ yeniden tanımlanmalı.
Ruhsatların ve ihalelerin sadece birer ticari enstrüman gibi el değiştirmesi engellenmeli. Devirler daha sıkı kurallara bağlanmalı, hatta devir yapılması düşünüldüğünde devlete iade şartı getirilmeli, üretim şartı daha güçlü şekilde aranmalıdır.
Kamu ihalelerinde de benzer kurallar işletilerek, alt yükleniciye devir işleminin çok daha gerçekçi kurallara bağlanarak, sınırlı bazlı alt yüklenici kullanma sistemi geliştirilmelidir.
Şunu da eklemek gerekir ki, bizleri temsil edenlerin bir elini kaldırırken diğer elini vicdanı üzerine koyarak düzenlemelere yol vermelidirler.
Aksi halde, “yasal” olan ile “meşru” olan arasındaki fark büyümeye devam edecek ve bu fark büyüdükçe, kaybeden yalnızca devlet değil, toplumun adalet duygusu olacaktır.
