Bugün kent ve ülke sorunları yerine ara ara yazmaktan geri kalmadığım insani değerler üzerine biraz edebi, biraz felsefi biraz da hayata dair bir hafta sonu yazısı yazmak istedim.
Hayatın karmaşık akışı içinde zaman zaman insanlığın en büyük sınavlarından birine şahit oluyoruz: Gücün, makamın ve hırsın insan ruhunda yarattığı o derin tahribat... İyiliğin adeta kötü ruhlu zihniyetler tarafından esir alındığı, nezaketin bir zayıflık, vefanın ise yük sayıldığı bir çağın tam ortasından geçiyoruz.
İnsan, hamurundaki hamlığı olgunlaştırmadan bir imkâna ya da makama kavuştuğunda, o güç onun omzunda bir ziynet değil, etrafını yakan bir ateşe dönüşür. Liyakatle taşınmayan her koltuk, sahibine önce derin bir özgüvensizlik aşılar.
Bu hayatta kendini kabullendirme ve yetersizliğini gizleme telaşıyla hareket edenler, ilk iş olarak görünürde "iş yapıyor" izlenimi vermeye çalışırlar. Bir mimar inceliğiyle inşa etmek yerine, bir yıkıcı gibi davranır; göze girmek uğruna sürekli göz çıkarırlar.
Daha da acısı; bu hırs gözlerini kör ettiğinde, ilk darbeyi geçmişte kendilerine basamak olanlara, yollarına ışık tutanlara, düştüklerinde ellerinden tutup koltuk değneği olan o vefalı dostlara vururlar. Onları tırpanlayarak kendi varlıklarını ispat edebileceklerini sanırlar.
Oysa kadim bir hakikattir: Kendini yukarı taşıyan merdiveni yıkan biri, gün gelip aşağı inmek zorunda kaldığında basacak tek bir basamak bile bulamaz.
Koltuk hırsının esiri olan bu ruhlar, zamanla etraflarına yoğun bir negatif enerji ve güvensizlik yayarlar. Unvanları büyüdükçe yürekleri küçülür; makam odalarının şatafatı arttıkça insani değerleri çoraklaşır.
Kazandıklarını sandıkları anlarda bile dostlarını, samimiyeti ve en nihayetinde kendi özlerini kaybederler. Ellerindeki gücü hizmete değil, örtülü bir kötülüğe alet ederken aslında en büyük zararı yine kendilerine verirler.
Peki, iyiliğin bu derece kuşatıldığı, vefasızlığın bir güç gösterisi sayıldığı bu vasatta biz ne yapacağız? Kötülük bu kadar cüretkârken köşemize çekilip küsecek miyiz?
Asla.
Edebi ve felsefi bir gerçek vardır ki; gecenin en zifiri anı, şafağa en yakın olan zamandır. Karanlığın koyulaşması, ışığın kıymetini eksiltmez; aksine onu daha görünür ve vazgeçilmez kılar. İyilik, karşı tarafın hak edip etmemesine göre belirlenen çıkar odaklı bir pazarlık değildir.
İyilik veya iyi olmak; bir duruş, bir vicdan ve bir karakter meselesidir. Kötü niyetlilerin iktidarına, gücü zehire dönüştürenlerin sığlığına rağmen iyilikten, vefadan ve insan kalabilmekten vazgeçmemek en asil direniştir.
Bugün güncel hayatın getirdiği tüm çalkantıların, makam kavgalarının ve hırs yarışlarının ötesinde ayakta kalacak tek sığınak yine o unutulmaya yüz tutmuş insani değerlerimizdir.
Koltuklar değişir, makamlar son bulur, fiyakalı ünvanlar unutulur. Günü gelip o toz duman çekildiğinde, geriye ne oturduğumuz deri koltuklar kalır ne de hırsla sarıldığımız yetkiler... Geriye sadece bıraktığımız izler, dokunduğumuz gönüller ve her şeye rağmen muhafaza edebildiğimiz insanlığımız kalır.
Tüm hırslardan, hesapçı ilişkilerden ve maskeli yüzlerden uzaklaşarak dostluğun, vefanın ve hesapsız iyiliğin saf havasını soluyalım. Kötülüğe rağmen iyi, vefasızlığa rağmen vefalı kalabilmenin en büyük insani zafer olduğunu unutmayalım.

Tebrik edip yazıyı alkışlıyorum ????????????