Dünya, artık “kurallara dayalı uluslararası düzen” söyleminin fiilen sona erdiği bir döneme girmiştir. Bugün yaşananlar ani krizler değil; uzun süredir biriken fay hatlarının kırılmasıdır. ABD’nin hukuku, kurumları ve müttefiklik ilişkilerini hiçe sayan yaklaşımı bu sürecin en net göstergesi olmuştur. Venezuela’ya yönelik müdahaleci tutum ve Grönland üzerindeki ısrarlı talepler, Washington’un yeni çağda benimsediği yöntemi açıkça ortaya koymaktadır: Güç varsa hak vardır.
ABD’nin Grönland ısrarı, bu zihniyetin sembolik bir örneğidir. Arktik bölgesinin enerji kaynakları, yeni ticaret yolları ve askeri üs potansiyeli, ABD açısından müttefiklik ve hukuk gibi kavramları anlamsızlaştırmıştır. Danimarka’nın egemenliği ya da NATO ittifakı bu noktada belirleyici değildir. Bu durum, uluslararası sistemin artık kağıt üzerinde yaşadığını göstermektedir.
Bu tablo, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan küresel mimarinin işlememesi anlamına gelmektedir. Birleşmiş Milletler, NATO, insan hakları mekanizmaları ve uluslararası hukuk kurumları, büyük güçlerin çıkarları karşısında etkisizleşmiştir. Artık devletler için temel soru “haklı mıyım?” değil, “hazır mıyım?” sorusudur.
Türkiye, bu soruya son yirmi yılda verdiği cevapla birçok ülkeden ayrışmaktadır. Savunma sanayiinde yerlileşme, askeri operasyon kabiliyeti, sınır ötesi hareket serbestisi ve lojistik derinlik; bugünün dünyasında hayatta kalmanın ön şartları hâline gelmiştir. Türkiye bu alanlarda geç kalmamış, aksine zamanında pozisyon almıştır.
ABD’nin bugün yeni bir blok arayışında olması tesadüf değildir. Washington, artık doğrudan asker göndererek ya da büyük maliyetler üstlenerek küresel düzen kuramayacağını görmüştür. Bu nedenle kendi adına sahada hareket edebilecek, bölgesel gücü olan aktörleri bir çekirdek etrafında toplamaya çalışmaktadır. Bu çekirdekte Türkiye’nin yer alması, Ankara’nın artık “kenar ülke” değil “denge ülkesi” olduğunun göstergesidir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan hattı; askeri kapasite, nüfus gücü, coğrafi derinlik ve siyasi etki açısından bu yeni mimarinin ana omurgasını oluşturmaktadır. Mısır ve Katar’ın bu hatta eklemlenme ihtimali, Orta Doğu’nun güç merkezini kökten değiştirecek niteliktedir. Bu yapı, klasik bir ABD müttefikliği değil; karşılıklı çıkarların zorunlu kıldığı kontrollü bir denge ortaklığıdır.
Bu denkleme son dönemde Asya-Pasifik’ten dikkat çekici bir unsur daha eklenmektedir. Endonezya, Türkiye ile savunma sanayii ve askeri iş birliği temelinde görüşmelerini sürdürmektedir. Endonezya’nın doğrudan bir blok üyesi olmasından ziyade, savunma anlaşmaları ve stratejik destek mekanizmaları üzerinden bu yapıyı güçlendirmesi muhtemeldir. Güneydoğu Asya’nın en büyük askeri ve demografik gücü olan Endonezya’nın Türkiye ile yakınlaşması, bu bloklaşmanın artık yalnızca Orta Doğu ile sınırlı kalmadığını göstermektedir.
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü kontrolsüz ve hukuk tanımaz saldırılar, bu dengeyi zorlayan temel faktörlerden biri olmuştur. İsrail’in bölgesel maliyeti artık sadece Filistin meselesiyle sınırlı değildir; küresel meşruiyet kaybı, ABD’yi de zorlayan bir yüke dönüşmüştür. Washington’un İsrail’i sınırlayabilecek yeni bir bölgesel denge arayışı da bu nedenle hız kazanmıştır. Türkiye bu noktada kilit aktördür.
Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail’in bölgede giderek yalnızlaşması, bu yeni denklemin sahadaki yansımalarından biridir. Suudi Arabistan’ı çevreleme girişimleri ters tepmış, BAE Yemen ve Somali’den geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bölge artık küçük ama agresif aktörlerin değil, büyük ve denge kurabilen güçlerin alanıdır.
Sudan üzerinden verilen askeri destekler de bu yeni güç mimarisinin somut göstergesidir. Pakistan’ın askeri ekipman hamlesi ve Türkiye’nin benzer yöndeki açıklamaları, sürecin koordineli ilerlediğini göstermektedir. Bu sadece bir yardım değil, uzun vadeli bir güvenlik mimarisinin inşasıdır.
Avrupa Birliği ise bu yeni düzende en hazırlıksız aktörlerden biridir. Askeri kapasite zayıflamış, enerji krizi halkları zorlamış, iç siyasi bölünmeler derinleşmiştir. ABD’nin geri çekilme sinyalleri ve Avrupa içi vetolar, kıtanın stratejik reflekslerini felç etmiştir. Avrupa artık güvenlik üreten değil, güvenlik tüketen bir yapı hâline gelmiştir.
Suriye’nin bu yeni denge içinde Türkiye ile paralel hareket etmesi kaçınılmazdır. Bölgesel gerçeklikler, ideolojik pozisyonlardan daha belirleyici hâle gelmiştir. İran meselesi ise daha karmaşıktır. İran güçlü bir devlet aklına ve istihbarat kapasitesine sahiptir. Rejim değişimi ihtimali vardır; ancak bu değişimin eski monarşik yapılara evrilmesi ne bölge ne de Türkiye açısından kabul edilebilir değildir.
Kısaca dünya, tek merkezli bir hegemonya döneminden çıkmış; çok merkezli, sert ve gerçekçi bir güç dönemine girmiştir. Türkiye bu çağın pasif izleyicisi değil, kurucu aktörlerinden biridir. Artık mesele “kime yakınız” değil, “hangi dengeyi kurabiliyoruz” sorusudur. Türkiye’nin asıl gücü de tam olarak burada yatmaktadır.

