AİLE KALESİ DÜŞÜYOR: MODERN BİR İNFAZIN ANATOMİSİ
Bugün Türkiye’de aile kurumu, sadece ekonomik bir darboğazın içinde değil; hukuksal, sosyolojik ve kültürel bir kuşatmanın altında can çekişiyor. TÜİK verilerindeki evlenme oranlarının dramatik düşüşü ve boşanma hızındaki patlama, sıradan bir toplumsal değişim değil, sistemli bir "evsizleşme" projesinin acı sonucudur.
Gençliği Çalan Eğitim ve Ekonomik Pranga Önce eğitimden başlayalım: 4+4+4 sistemi ve üzerine eklenen üniversite yıllarıyla, bireyler 25 yaşına kadar gerçek hayattan yalıtılmış bir "öğrenci" kimliğine mahkûm ediliyor. Hayata çeyrek asır sonra, cebinde beş kuruşu ve sıfır iş tecrübesiyle başlayan bir gencin, günümüz piyasa koşullarında ev kurması artık bir mucizedir. Evlilik süreci ise sevgi bağı olmaktan çıkıp, kadın tarafının sınırsız ve anlamsız talepleriyle erkeğin ekonomik gücünü yok etme operasyonuna dönüştü. Maddi özgürlüğünü kazanan kadının, bu gücü bir paylaşım değil, bir "tavizsiz özgürlük" kalkanı olarak kullanması, aile içi dengeleri kökten sarsıyor. Gençler daha imzayı atmadan borç batağında boğuluyor.
Hukuk Adalet mi Dağıtıyor, Korku mu? Hukuk sistemimiz ise aileyi birleştirmek yerine, erkeği nikah masasından kaçırır hale getirdi. "Kadının beyanı esastır" ilkesinin suistimale açık uygulanışı ve 6284 sayılı kanunla kadının adeta "kutsal ve dokunulmaz" bir figür haline getirilmesi, erkekleri potansiyel bir suçlu muamelesi görme riskiyle karşı karşıya bıraktı. Özgürlüğü "istediği gibi gezip tozmak" sanan bir anlayışın hukukla zırhlanması, erkeğin ise hem dışarıda çalışıp hem evde her işe koşan bir figüre dönüştürülme çabası toplumsal fıtrata aykırıdır. Üstelik bir de "ömür boyu nafaka" prangası var. Birkaç yıllık birlikteliğin bedelini bir ömür boyu ödetmek, adaletten ziyade modern bir kölelik düzenidir. Boşanma davalarının 5-6 yıl sürmesi ise adaletin gecikerek aslında hiç gelmediğinin en somut kanıtıdır.
Ekranlardaki Kültürel Suikast: Diziler ve Feminist Tahakküm Öte yandan, ailenin temeline dinamit koyan asıl yıkım, her akşam evlerimizin içine sızan dizi senaryoları ve sabah kuşağı rezaletleridir. Sadakati "esaret", fedakarlığı "eziklik" gibi pazarlayan bu yapımlar, toplumsal hafızamızı iğdiş ediyor. Feminist anlayışın sağduyunun ve biyolojik gerçeklerin önüne geçmesiyle birlikte, kadın-erkek ilişkileri bir "ortaklık" olmaktan çıkıp bir "hak arama savaşına" dönüştü. KADEM ve benzeri yapıların ideolojik dayatmalarıyla körüklenen bu iklimde; 35 yaşına gelmiş bireylerin çocuk büyütüp nesil yetiştirmenin kutsallığını bir kenara itip, evcil hayvan bakarak ebeveynlik içgüdüsünü bastırmaya çalışması, modern dünyanın bize sunduğu en büyük trajedidir. Kendi evladına tahammül edemeyen ama bir evcil hayvana hayatını adayan bu "yeni nesil" anlayışı, aslında toplumun ruhsal bir çöküş içinde olduğunun en somut delilidir.
Geleceğin Yalnızlar Ordusu ve Toplumsal İflas Peki, bu gidişatın sonu nereye varacak? 30’lu yaşların ortasında, ekonomik olarak tükenmiş, hukuksal olarak köşeye sıkıştırılmış erkekler ile "maddi özgürlük" adı altında yalnızlığa mahkûm edilmiş kadınların oluşturduğu bir "yalnızlar ordusu" kapımızda. Nüfusun kendini yenilemesi için gereken 2,1’lik doğurganlık hızı 1,48’e gerilemişken, toplum olarak bir demografik intihara sürükleniyoruz. Eğer devlet, erkeği "yürüyen bir ATM" ve "potansiyel suçlu" gören bu çarpık düzeni değiştirmezse, yarın ne askere gönderecek gencimiz ne de huzurumuz kalacak.
Bir Kuşak Kayboluyor Aile bir tercih değil, bir beka meselesidir. Kendi kültürüne yabancılaşmış, dizi karakterlerine özenen, merhameti kedi-köpek bakımına indirgeyip kendi soyuna sırt çeviren bir toplum, tarihin tozlu sayfalarına gömülmeye mahkûmdur. Aile kalesi düşerken alkış tutanlar, enkazın altında ilk kendilerinin kalacağını unutmamalıdır. Eğer hukuk, ekonomi ve eğitim sistemi bu "akıl dışı" gidişata dur demezse, Türkiye yarın sığınacak bir "aile" limanı bulamayacaktır.


