İstanbul, son yılların en ağır ekonomik ve idari darboğazlarından birinden geçiyor. 2019’da “her şey çok güzel olacak” sloganıyla teslim alınan bu kadim şehir, bugün ne yazık ki art arda gelen zamlar, bitmeyen hukuki tartışmalar ve kamuoyunu tatmin etmeyen bir yönetim tablosuyla anılıyor.
Son olarak İBB Meclisi’nden geçen ve ulaşıma yüzde 20 zam getiren karar, İstanbullunun sırtına yüklenen yükün artık taşınamaz noktaya geldiğini bir kez daha gösterdi. Tam biletin 42 TL’ye, taksi indi-bindi ücretinin 210 TL’ye dayandığı bir şehirde “sosyal belediyecilik” kavramını hâlâ yüksek sesle telaffuz edebilmek, en hafif ifadeyle, kamu vicdanıyla çelişmektedir.
Sorun yalnızca ulaşım da değildir. Suya her ay enflasyon oranında yapılan artışlar, otopark ücretlerinde yüzde 60’ı aşan zamlar ve temel yaşam giderlerindeki tırmanış, belediye bütçesinin yönetiminde ciddi bir zaaf bulunduğunu düşündürmektedir. Kamu kaynaklarının verimli kullanılmadığı izlenimi güçlenirken, oluşan finansman açığının doğrudan vatandaşın cebinden kapatılmaya çalışıldığı gerçeği artık inkâr edilemez bir hal almıştır.
Daha da vahimi şudur: İBB’nin 2026 bütçesi 600 milyar liranın üzerine çıkarken, buna ek olarak 190 milyar lirayı aşan borçlanma yetkileri gündeme gelmektedir. Bu büyüklükte bir bütçe ve borçlanma kapasitesine rağmen, İstanbul’un en temel sorunları olan deprem riski, kentsel dönüşüm ve trafik konusunda somut, köklü ve sonuç üreten adımların hâlâ ortaya konulamamış olması, yönetim anlayışının ciddi şekilde sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.
Vatandaşın sorduğu soru son derece basittir: Bu paralar nereye gitmektedir? Neden her iki ayda bir yeni bir zam haberiyle uyanıyoruz? Neden büyük projeler ya hayata geçirilemiyor ya da sürüncemede kalıyor?
Üstelik kamuoyuna yansıyan yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlük iddiaları; onlarca, hatta yüzü aşkın kişinin yargı önünde hesap vermek zorunda kaldığı dosyalarla birlikte anılırken, bu sorular artık sadece siyasi değil, aynı zamanda hukuki bir mahiyet de kazanmıştır. Burada altını çizmek gerekir: Kimse hakkında kesin hüküm vermek mahkemelerin işi olmadan mümkün değildir. Ancak bu çapta ve bu yoğunlukta iddiaların varlığı bile, yönetimin şeffaflığı ve hesap verebilirliği açısından ağır bir güven krizine işaret etmektedir.
Hukuk devleti ilkesinin özü şudur: Herkes için aynı kurallar geçerlidir. Türkiye’nin başka şehirlerinde, çok daha sınırlı iddialar karşısında dahi idari ve hukuki tedbirlerin hızla devreye girdiği örnekler ortadayken, İstanbul söz konusu olduğunda sergilenen bu uzun süreli “bekleyiş”, kamu vicdanında ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Bu durum, sadece bir siyasi tartışma değil; doğrudan doğruya kamu düzeni ve kamu kaynaklarının korunması meselesidir.
Sessizlik, özellikle de bu ölçekte iddialar karşısında, tarafsızlık değil; ihmaldir. Halkın oyuyla göreve gelenlerin, yine halkın vergileriyle oluşan kaynakları yönetirken en küçük şaibeye dahi yer bırakmaması gerekir. Aksi halde sorumluluk yalnızca sandıkta değil, hukuk önünde de kaçınılmaz olarak gündeme gelir.
Bugün İstanbullu sabahları “Bugün neye zam geldi?” kaygısıyla uyanmak istemiyor. Belediyenin koridorlarının, sürekli adliye haberleriyle anılmasını normalleştirmek istemiyor. Hizmet görmek, güven görmek, hesabı verilebilir bir yönetim görmek istiyor.
İstanbul kimsenin siyasi kariyer basamağı, kimsenin kontrolsüz bir bütçe laboratuvarı değildir.
Bu şehir, 16 milyon insanın ortak hayat alanıdır. Ve görünen odur ki, İstanbullunun sabrı artık gerçekten tükenme noktasına gelmiştir. Kayyum zamanı gelmedi mi?
Halkın sabrı tükenmiştir. İstanbul, kimsenin kişisel siyasi ikbal aracı ya da finans kaynağı değildir!

