Kayaların Heykeltraşı Aleksandros'a Selam Olsun. . .
Meis Adası'nın en batısında ikinci Dünya savaşından kalma Fransız uçaklarının benzin ikmali yapıp devam edebilmesi için yapılmış bir benzin deposu vardır.
Bu benzin deposu zaman içerisinde işlevini kaybedince dağların heykeltraşı Aleksandros'un atölyesi olmuştur.
Yunanistan'ın çok önemli heykeltraşlarından birisidir Aleksandros. Yunanistan Devleti bu eski ,küçücük benzin deposunu çalışmalarına devam edebilsin diye kendisine tahsis etmiştir.
Eskiden kullanılamaz durumda olan bu depo Aleksandros'un bizzat kendisi tarafından temizlenmiş, yaz başından sonbahar sonuna kadar hem barındığı hem de sanat ürettiği bir atölyeye dönüşmüştür.
Aleksandros ilk baharda adaya gelip, atölyesine yerleşir, sonbaharın sonuna kadar çalışmalarını sürdürür ve ana karadaki evine geri döner.
Atölyenin hemen arkasında sarp kayalıklar bulunurken, Atölyenin hemen önü de denize açılır.
Tıpkı bir Likya mezar ustasının ölümden sonraki yaşamı düşünüp, bazen bir ev, bazen bir tapınağı hayal edip amansız ve sert kayalara oyduğu mezarlar gibi Alaksandros ta kayaları şekillendirir.
Ne zaman Meis Adası'na gitsem onunla zaman geçirmekten çok büyük keyif alırım.
Aleksandros'un atölyesinde elektrik yoktur, geceleri gaz lambasıyla aydınlanır, yemeklerini gaz ocağında pişirir, sadece pilli bir radyosu vardır ve bu pilli radyoda Türkiye'den çeken TRT 3 Radyosunu dinler. . .
Bazı akşamlar, gaz lambasının ışığına, atölyesinin hemen önüne vuran yakamozun serpintileri karışır ve TRT 3 'den gelen Caz şarkıları gaz lambasının yaydığı gölgelere karışır.
Aleksandros benim için sadece bir sanatçı değil aynı zamanda modern bir filozoftur.
Hani Sinoplu Diyojen'in, benden bir isteğin var mı diye soran krala verdiği cevabı hatırlarım; Gölge etme başka ihsan istemem.
Gerçekten de Aleksandros'tan güç alırım.
Aleksandros'la saatler süren konuşmalarımız ve saatler süren suskunluklarımız olur, bazen yaptığım besteleri ona çalarım ve arkasından sözlerini ingilizceye çevirip ona tercüme ederim.
Kullandığım metaforlar hakkında sohbet ederken bazen bir martı gelir konar atölyenin kenarına. İkimiz de martıya bakar, dalar gideriz.
Sahi derim bak bu martının pasaportu yok, istediği zaman Kaş'a geçebilir, istediği zamanda Meis'e gelebilir derim. . .
Sonra patlatırız kahkahayı. . .
Yapsa yapsa birbirine bunu insan yapar, bu kadar ayrımı, bu kadar statüyü birbirine yine insan koyar deriz.
Sonra olup biten tüm yarışlara bakarız, birbiriyle sürekli amansızca yarışan insanoğlunu konuşuruz, sonra da arkamızdaki kayalara bakarız.
Onur bak benden sonra bu yonttuklarım kalacak onlar da ne kadar kalacak belli değil der. Ben sadece içimden gelenlerle bana sunulan zamanda kendimi gerçekleştirmeye çalışıyorum, bundan başka da bir şey yapmıyorum der.
Sahi bize sunulan zamanda kendimizi gerçekleştirmek için neler yaptıklarımız ne kadar da önemlidir.
Bir parmak izi gibi biricik ve bir kum tanesi kadar sıradan olduğumuz koskoca kainatta kendini gerçekleştirebilme yolculuğu ne kadar değerli bir yolculuktur. .
Tüm yarışının kendinle olabilmesi kadar sadeleşebilmek, kendinle dalga geçebilmek, kendini affedebilmek. .
Sürekli seni değişmeye zorlayan, sürekli bir uyaran yardımıyla ve Pavlov'un köpeği deneyindeki gibi seni ödüle koşullandıran bir sistemin içerisinde hem sistemin farkında olup, hem de kendi sıradanlığının içerisindeki birtanecikliğe yolculuk etmek. . .
Eğer Meis'e yolunuz düşerse Kayaların Heykeltraşı Aleksandros'u ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Onun kapısı tüm Dünya insanlarına açıktır.
Size gaz ocağıyla kahve yapar, sanat ve hayat konuşursunuz, aynı kıyıları birleştiren Akdeniz'e doğru şarkılar dinlersiniz...
Selam olsun sana sevgili dostum Aleksandros. . . .
Yine bir martı olup geleceğim. . .

Güzel bir anlatım teşekkürler
Çok güzel olmuş, kalemine sağlık