1988 yılından beri köşe yazısı yazarım. O tarihlerdeki yazılarım genelde spor idi. Dolayısıyla “Antalyaspor’la yatar, Antalyaspor ile kalkardık” desem yeridir.
Zamanla genele dönüştü köşe konuları. Özellikle de 2006 sonrası.
Nerde olmaması gereken herhangi olumsuz bir gelişme olsa köşemde ele alıp yetkilileri uyarmak veya göreve davet etmeyi varsa eleştirilecek olanların en sert şekilde üzerine gitmekten çekinmedik hala da aynı şekilde devam ediyoruz.
Eski SSK, bugünkü Atatürk Devlet Hastanesi’nin başhekimi psikiyatrist doktor Abdurrahman Acar, “Senin değişik bir üslubun, genelde halkın kullandığı bir yazı tarzın var. Cümlelerin gerçekten anlaşılır türden” der hep de, inanın dediği yönde yazı yazmak için özel bir uğraş falan vermedim.
Tamamıyla doğal.
Ve günlük yazdığım yazıları da genelde gerçekten samimi bulduğum dostlarıma WhatsApp üzerinden mesaj atar, üzerine de “Bu günkü köşe yazım” diye belirtirim.
Eminim ki her yazımı attığımda, “Yine mi sen” diyenlerin olduğu muhakkaktır.
Hatta engelleyen bile olmuştur.
Gayet doğal karşıladığımı belirtsem, “Yazılarını zevkle okuyorum. Antalya’nın sorunlarıyla yakinen ilgileniyor, bunu yaparken tarafsızlığını koruman hoşumuza gidiyor” diyenler kadar normal olduğunu söylesem.
İnanın öyle.
Yapı itibariyle seyahat etmeyi sever, çok gezerim.
Gittiğim yerleri yazmaktan, güzelliklerini ortaya çıkartıp dostlarla paylaşmaktan büyük keyif alırım.
Misal.
Fethiyeli olduğum için Antalya’nın batısına yani Seydikemer, Dalam ve Ortaca gibi yerlere seyahatlerim çok sık olur ve asla da bıkmak nedir bilmem.
Batı dedik de, Kumluca, Finike, Demre, Kaş ve Kalkan üzerinden Seydikemer-Fethiye güzergahına gittiğinizi düşünsenize.
Sağınız dağ, solunuz uçsuz bucaksız deniz.
Bence büyük keyif.
Ne var ki genelde yayla yolu güzergahını kullanmaktır huyum. Zira yol hem geniş hem de sahilden 100 kilometre daha kısa.
Zamanım bolsa-ki bu genelde yaz aylarında olur, Kaş üzerinden yolculuk yapmadan da edemem.
Hangi konuya girecektin nerelere daldık?
Bu kadar gezgiç olduğum kadar aynı zamanda hakikaten çok okuyan birisiyim de, özellikle meslektaşlarımın yazdıklarını okumaktan bıkmam.
Bazan bana ters gelen konularına fikir beyanında bulunduğum. Hatta hal, hareket ve tutumlarını beğenmediklerimi de yeri geldi eleştirdim de.
Madem ki gazeteciyiz.
Madem ki yanlış gördüklerimize, “Bence doğru değil” demek zorundayız bunu karşımızda kim olursa olsun ayırt etmeden yapmak zorunda mıyız?
Bence de evet.
O nedenledir ki dün meslektaşım İbrahim Okumamış’ın yazısına takılı kaldım.
Okumamış yazısının başlığını, “Sen donu bırak da hesap ver bakalım” diye kullanmış.
Sahi ya böyle bir hitabı kişi kim için kullanma şansına sahip olabilir ki?
“Sen donu bırak.”
Hava soğuk ya, bildiğimiz don meselesinden bahsediyor ki üreticileri don konusunda uyarıyor zannettim.
Değilmiş.
Antalya Biriketçiler Nalburiyeciler İnşaat Malzemecileri ve Hafriyatçılar Odası Başkanı Özgür Bucaklı, AESOB Başkanı Adlıhan Dere’ye karşı savaş açmış.
Ben demiyorum Okumamış söylüyor.
Ya birisi Oda başkanı diğeri onun tepesindeki AESOB’un İbrahim kardeşim.
Sen de yazı yazmak için belki bilerek belki de bilmeyerek öyle bir taraf olmuşsun ki Özgür Bucaklı çıkıp sana dese ki, “Hayırdır gazeteciliği bırakıp hukuk mu bitirdin de avukatlığa soyunmuşsun” inan cevabın ne olurdu çok merak ettim.
