23 yaşındayım… En hareketli yıllar, üniversite bitmiş, güzel bir başlangıç yapmak istiyorum, iş arıyorum, bazen özel matematik dersi veriyorum… Tabii gündüzün yoğunluğu, akşam arkadaş ortamlarının masa başı sohbetleri ile devam ediyor. İşin ucunu kaçırdığımız günlerde gece sabaha karşı eve gittiğim zamanlar oluyor.
Evin önüne geldiğimde, pencerenin arkasında bir siluet görüyorum. Eve girdiğimde ise kayboluyor, ANNEM, BABAM ve KARDEŞİM uyuyorlar… Bu tablo eve her geç gelişimde hiç bozulmadan devam ediyor…
Bir gün, “Anneciğim, birbirimizi kandırmayalım. Ne zaman eve geç gelsem, pencerenin arkasında beni bekliyorsun, başka nereye gidebilirim ki? mutlaka eve geleceğim, senin bu şekilde meraklanman beni çok üzüyor…” dedim…
“Bir gün sen de anne-baba olunca beni daha iyi anlarsın… Anne ve Baba olmanın ilk şartı evladın uyuyunca uyumaktır…” diye cevap verdi… Ne kadar haklıymışsın canım ANNEM…
EN MUKADDES KALKANIMIZ…
Çocukluk yıllarımızda da birtakım yaramazlıklarımız, çevreye verdiğimiz zararlar oluyordu ama, aynı ortamda isek ANNEM kardeşimi veya beni gözleri ile döverdi… Bizi gözleri ile durdururdu…
Ya da aynı ortamda değil de sonradan hakkımızda yaramazlıklarımız ile ilgili bir duyum almışsa bizlere kızardı… Nasıl mı? “Kör olmayasıcalar…”, “Ölmeyesiceler…”, “Yürek yarası görmeyesiceler…”
Bu kadar güzel kızan bir mukaddes kalkan olabilir mi?
HOŞGÖRÜ ARKADAŞLIĞIN TEMELİDİR…
Sadece mahallede değil, okulda da kavgalarımız, yaramazlıklarımız olurdu… Okuldan çıkışta, kopmuş bir önlük yakası elde, önlük ise hırsız koynundan çıkmış gibi darmadağın olmuş vaziyette eve gelirdik…
Hep aynı savunmaydı yaptığımız… “Hata ben de değildi…” ANNEMDEN ve BABAMDAN hep aynı cevabı alırdım… “İyi geçinmek iki kişinin kusursuz olması ile değil, birbirlerinin kusurlarını hoş görmesi ile olur…” derlerdi.
BABAM…
Her sohbette, “Evde aldıklarımızın, yolda alacaklarımızdan daha kalıcı olduğunu" söylerdi… Çocukluk boyutlarında bir anlam veremezdik… Sonra bir gün “İyi bir yuvanın ocağında odun yanmazsa bile üşümezsiniz…” dedi… Kardeşim “ Yuvamızda ki mutluluktan bahsediyorsunuz babacığım…” deyince, “Evet kızım, mutlu olmanın ana temeli yuvadır… Ve de iki yolu vardır. Ya isteklerini azalt, ya da imkanlarını zorla…” Ne kadar haklıydı, ulaşmak istediğin hedefte mücadele etmek temel kuraldı, bunu kardeşim ve ben adeta ezberlemiştik…
HAYATIMDA Kİ DEĞİŞİMİ BABAM SAĞLAMIŞTI…
Bir dönem hayatımda ters giden durumlar olmuştu. Rotasyon nedeni ile yedi yıldır emek verdiğim Matematik Öğretmenliğinden istifa etmiştim… Büyük bir sakatlık geçirip spordan kopmuştum…
Bölge Müdürlüğünü yapmış olduğum şirkette mutlu değildim… İstanbul’dan bir iş teklifi almışım… Antalya’ya olan aşkım nedeni ile bu coğrafyadan hiç kopamayacağımı düşünüyordum…
İşte bu ruh halinde BABAM, “Oğlum, her şey üstüne geliyorsa belki sen ters gidiyorsun, değiş…” dedi… Hayatımın dönüm noktası idi… İstanbul’a yerleştim…
20 koca yıl İstanbul da kaldım… Profesyonel yöneticilikler yaptım… Başarılı bir iş yaşamım oldu…
BABAM İstanbul’a bir gelişinde “ İyi ve doğru şeyler yapınca yaşamın ne kadar güzel olduğunu gördün değil mi oğlum?” dedi… Ne kadar doğruydu… Başarılı bir iş hayatı, fevkalade bir evlilik ve de iki muhteşem evlat… İyi ve doğru şeyler yapmış, hayatın tüm güzelliklerini görmüştüm…
SAHİP OLDUKLARIN İLE YETİNMESİNİ BİL…
ANNEM bizleri özleyerek geldiği bir İstanbul seyahatinde, “Oğlum Allah mutluluğunu bozmasın, çok mutlu olduğunu görüyorum yetinmesini bil…” diye bir cümle kullanınca, gayri ihtiyari “Ne oldu anneciğim ?” deyiverdim, “ Mutluluk çok gariptir, gitti mi gider, çağırsan gelmez, gelse de kalmaz, kalsa da yetmez. Bu nedenle olanla yetinmesini bil…” diye cevap verdi…
HAYATTA EN ÖNEMLİ İKİ ŞEY, ONURUNU VE CESARETİNİ KAYBETME…
Çok değer verdiğim, yıllarımı paylaştığım bir arkadaşımla birlikte, başka birisi tarafından zor bir durumun içine itilmiştik, yaşanan durum nedeni ile de kardeşim olarak gördüğüm arkadaşımla, aramız da kopma seviyesine gelen bir gerginlik yaşanmıştı… Bu durumu gören ANNEM beni üzüntülü görünce, "Niyetin iyiyse, karşında ki kötülüğe takılıp kalma…Yeni bir adım at… Yeni bir kelime söyle… İnsanların en korktuğu iki şeyi aşmış olursun… Önemli ve zor olan başlamaktır…” demişti… Ve dostumu aradım, ANNEM sayesinde yılların dostluğunu ve kardeşliğini kurtarmıştım… Beni mutlu gören ANNEM, “Yeter ki, onurunu ve cesaretini kaybetme…” diyordu…
Onun için ben ve kardeşim hep başlangıçları sevdik… Çünkü başladıktan sonra, almış olduğumuz felsefe ile mücadele gücümüz, cesaretimiz bizleri sonuca götürdü…
YARINLARA HEP ÜMİT İLE UYAN…
Küçüktüm, babaannem, dedem, amcam başta olmak üzere, yakın akrabadan ölmüşlerin önemli günlerde ailece mezar ziyaretlerini yapardık… Bir gün “Mezarlıktan korkuyorum…” dedim… ANNEM “Ölülerden değil, dirilerden kork oğlum…” , “ Ne ölmek nefessiz kalmaktır, ne de yaşamak nefes almaktır, yaşamak çocuklarına yaşamını harcamaktır…” diyerek hayatta yaşayan ölülerin olduğunu, hayata tutunmanın en güzel yolunun mutlu bir aile ortamı ve de çocuklar olduğunu vurgulamak istemişti…
BABAM ise, “ Güneş her sabah vermiş olduğu bir söz varmış gibi doğar oğlum… Hayat hep yarından bir şeyler beklemekle geçer. Hayata sıkı tutun, silgin hiç kaleminden önce bitmesin…” derdi…
BİR ÇOK ANI VE DAHA BİR ÇOK SÖZ…
“Gevşek tükürüğün, sakala ve bıyığa zararı vardır…” dedi bir gün ANNEM. Oturup düşündüm ne anlamı var diye… Ama evde olan aile içinde kalması gereken bir durumu, çok sevdiğimiz bir dost yemeğinde muziplik olsun diye ağzımdan kaçırıvermiştim… Ağzımdan çıkan gevşek sözler yüzünden anneciğimin yüzü kızarmıştı, nedenini eve dönünce söylediği bu sözlerden sonra anladım…
Bir gün çok yakın bir tanıdığımız, yapması gereken duruşu gösterememişti… Bu beni ve ailemi çok üzmüştü… Yaptığı bu olumsuzluk nedeni ile babam ve annemde çok üzülmüştü… Bir bayram gezmesinde, yine yakın bir akrabada karşılaştık. Babam ve annem gayet medeni bir şekilde kendilerine uzatılan eli sıkmışlar, sanki hiçbir şey olamamış gibi davranmışlardı… Misafirlikten dışarı çıkınca eleştirmeye başladım… ANNEM noktayı koydu, “Arap eli öpmekle dudak kararmaz.”
ONLARI KALBİMİZE GÖMDÜK…
O kadar çok anı, o kadar çok mutluluk, o kadar çok veciz söz var ki, ne kalem ne de sayfalar yetecek yazmaya…
BABAM Mehmet Hilmi Altıner’i 20 Ağustos 1994 tarihinde, ANNEM Nezihe İnci Altıner’i 12 Ocak 2009 tarihinde kaybettik…
Bu iki bilge insanın yasını, acısını paylaşmak için 40 gün boyunca evimiz doldu taştı…
Arkadaşları çok sıcak bir ağustos sıcağı olmasına rağmen, babamın cenaze arabasında mezarlığa gitmesine izin vermediler,” bırakın da son görevimizi yapalım” dediler… Paşa Camiinden Andızlı mezarlığına kadar ellerinin üzerinde taşıdılar…
ANNEM hep “ 3 gün yatak, dördüncü gün toprak…” derdi… Üç gün hastanede yattı, 3 günün gecesi kaybettik… Son 40 yılını dine adamış bir Atatürk ve Cumhuriyet aşığı idi…
Andızlı mezarlığında, mezarı başında Kadir Hafız duasını okurken, “İnci Annem, bugünün Evliyası idi… Nerede bir mevlit okunsa, beni yanına çağırır; Bir hatim, bir yasin ben veriyorum. Ama ne olur ismimi açıklama,derdi… Yeri zor doldurulacak, bir bilgeyi kaybettik. Ondan alacağımız daha çok ders vardı…” diyordu…
Onların evladı olmanın gururunu her zaman taşıdım… Her anım onlara layık olabilme gayreti ile geçti.
SON SÖZ…
Tüm hayat derslerimi sizlerden aldım…
En sonunda sizsiz yaşamayı da öğrendim…
Hem de hergün sizi anarak…
Hergün hayata biraz daha sarılarak…
Evlatlarım uyumadan uyumayarak…
Bazen çok kızarsam bile, sizlerin mukaddes kalkanını kullanarak.
İyi niyetle yola çıkıp, karşıdakinin kötülüğüne takılıp kalmayarak…
Silgimi hiçbir zaman, kalemimden önce bitirmeyerek…
En önemlisi de Emanetleriniz olan,
Torunlarınıza, eşime, kardeşime daima sahip çıkarak,
Hayat da kalan arkadaşlarınızı haftada bir gün de olsa arayarak…
Ama her gün belki bin defa, bin defa sizleri özleyerek yaşıyorum…
Biliyorum ki sizler bizleri bir yerlerden seyrediyorsunuz…
Ve,“ Ölürsem yazıktır sana doymadan” şarkısını söylüyorsunuzdur…
Sizleri çok özledim desem…
Hakkınızı Helal edin desem…
Bakın size beyaz karanfiller getirdim desem…
Canım BABAM, senin ve orada ki tüm BABALARIN, BABALAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN desem…
Canım ANNEM, senin ve orada ki tüm ANNELERİN, ellerinizden öpüyorum desem…
Sesimi duyar mısınız?
Mekanınız Cennet, Kabriniz hep aydınlık olsun…
Hayatta olan TÜMBABALARIN da GÜNÜ KUTLU OLSUN…
