Geçen gün bizim ilçenin esnaflarından biriyle çay içiyoruz. Dert yandı; "Hocam," dedi, "Dükkandaki çocuklara bir iş buyuruyorum, kafalarına göre yapıyorlar. Ben ak diyorum, onlar kara anlıyor. İşin yoksa dön arkasından temizle..." Şöyle bir durdum, gülümsedim. Çünkü yıllardır kurumlara, şirketlere gidip etkili iletişim eğitimleri veren biri olarak kapalı kapılar ardında, o koca koca holdinglerde de, bizim buradaki küçük işletmelerde de duyduğum feryat hep aynı.
İnsan kaynakları uzmanıyım, işim insanla. Ama her şeyden önce sıcakkanlıyımdır, severim konuşmayı. Ama itiraf edelim, biz konuşmayı seviyoruz da dinlemeyi pek beceremiyoruz.
Bir kurumda, bir ofiste ya da bir dükkanda sabah sekiz, akşam beş yan yana çalışıyoruz. Peki, neden günün sonunda "Beni hiç anlamıyorlar" diye eve dönüyoruz? Aslında cevabı çok basit: Dinlemiyoruz, sadece cevap yetiştirmeye çalışıyoruz. Karşıdaki konuşurken çoğumuz onun ne dediğine değil, o susunca vereceğimiz cevaba odaklanıyoruz. Yani aslında dinlemiyor, sadece konuşma sıramızın bize gelmesini bekliyoruz.
Üzerine bir de o meşhur "niyet okuma" hastalığımız ekleniyor. Arkadaşımız yorgundur, sabah yüzü düşüktür; hemen kafamızda kurmaya başlıyoruz: "Bana kesin bir tavrı var." Gidip sormuyoruz, kafamızda senaryoyu yazıp sonra kendi yazdığımız yalana kendimiz inanıyoruz. Bir de hayatımıza giren e-postaların, mesajların o soğukluğu var tabii... Birine yüz yüze "Bu iş acil, bakar mısın?" demek var, bir de WhatsApp’tan büyük harflerle "ACİL BAK" yazmak var. Ses tonu olmayınca, kelimeler havada kurşun gibi kalıyor, kırgınlıklar başlıyor.
İşte tam da bu yüzden kurumlarda iletişim eğitimi hayati bir önem taşıyor. Gazetemizin sahibi benden bu konuyu yazmamı istediğinde hiç ikilemedim. Çünkü bir iş yerinde etkili iletişim eğitimi vermek, insanlara sadece "teşekkür ederim" demeyi öğretmek değildir. İletişim, bir kurumun çimentosudur. Çimento sağlam olmazsa, o bina en ufak sarsıntıda çatlar.
Zamanımızın çoğunu iş yerinde geçiriyoruz. Birbirini anlayan insanlar, işe ayakları geri geri giderek değil, keyifle gelir. Öte yandan, yanlış anlaşılan tek bir talimat yüzünden kaç günün, kaç liranın çöpe gittiğini bir bilseniz... Doğru iletişim, tek seferde doğru iş demektir ve kurumu büyük bir zaman kaybından kurtarır. En önemlisi de, iletişimin olduğu yerde dedikodu barınamaz. Açık, net ve dürüst konuşulan yerde sadece iş konuşulur, huzur olur.
Peki, bu işi nasıl çözeceğiz? Sihirli değneğe gerek yok, bugünden itibaren hem iş yerimizde hem hayatımızda şu birkaç küçük adımı denesek yeter:
Biri sizinle konuşurken kafanızı o telefondan, o bilgisayar ekranından kaldırıp gözünün içine bakın. "Seni duyuyorum ve sana değer veriyorum" demektir bu. Kafanızda senaryolar yazmak yerine gidip açıkça sorun. "Sen böyle dedin ama ben mi yanlış anladım, şunu mu demek istedin?" demek insanı küçültmez, aksine büyük hatalardan korur. Bir de karşınızdakini suçlamadan konuşmayı deneyin. "Sen hep geç kalıyorsun, işi aksatıyorsun" demek yerine, "İşler geciktiğinde ben de planlama yapmakta zorlanıyorum, strese giriyorum" deyin. Göreceksiniz, karşı taraf savunmaya geçmeden sizi dinleyecek.
Uzun lafın kısası komşular, hemşerilerim... Aynı dili konuşmak yetmiyor; aynı gönülden bakabilmek, birbirimizi gerçekten "duymak" gerekiyor. İş yerlerimizi de, memleketimizi de güzelleştirecek olan şey birbirimize uzatacağımız o samimi ve doğru kelimelerdir.
Yüzünüzden tebessüm, dilinizden tatlı söz eksik olmasın!
