banner211

banner154

banner129

Sağlık, mutluluk, başarı yaşamda çok önemli değerlerdir. İnsanların gerek kendileri, gerekse sevdikleriyle ilgili isteklerinde, dileklerinde ve kutlamalarında hep bu değerler yer alır. Her insanın yaşam tablosunda olmasını istediği ana renkler gibidir bunlar. Diğer ara renkler ise farkındalıkla, bunların karışımından oluşur adeta. Eklenen her bir renkle oluşan karışım, her bir çizgi, her gölge ya da ışık farklı bir etki oluşturduğundan, benzerlik ve farklılıklar olsa da her bir yaşam tablosu eşsizdir. Eşsiz olması nedeniyle her tablo değerlidir elbet, Çok değerli bir yaşam tablosunu nasıl yapabiliriz?

Sağlıklı olmak, bireyin sistemlerinin uyumlu çalışması ve bunun bir göstergesi olarak beden, zihin, psikolojik yönden kendini iyi hissetme halidir. Her bireyin sistemleri ve organları kendine özgü bir çalışma düzenine sahiptir. Bunların bazı göstergeleri olan, kan şekeri, tansiyon, ateş, nabız değerleri her bireyde farklılık arz eder. Bunları başka birinin değerleriyle kıyaslamak doğru değildir. Ancak belli aralarla yapılacak kontrollerle sağlıklı olmak izlenebilir. Bu nedenle, özellikle bireyin kendini iyi hissettiği bir zamanda rutin bir kontrolden geçmesi, mevcut durum hakkında bilgi verecektir. Bu yüzdendir ki her kadının 30 yaşından itibaren yılda bir kez meme muayenesi, her erkeğin de 40 yaşından sonra prostat muayenesi ve kontrolü, sağlıklı yaşam için altın değerindedir.

Carl Gustav Jung “mutlu olmak istiyorsan, sınırlarını tanı ve kabul et” diyerek mutluluğa giden yolun “insanın kendini iyi tanımasından” geçtiğini vurgulamaktadır. Bütün kadim bilgilerde, erdemli (kamil) insan olmada, bilimde var olan bir gerçekliktir bu. Üretimde de böyledir, gelişim ve değişimde de. Mutlulukta olduğu gibi, başarıya ulaşmak, ya da sağlıklı olmak yolunda ilk prensip; önce elde olanı bilmek, sonra hedefi gerçekleştirmektir.

Kendini Bilmek … Ne kadar geniş, ya da ne kadar derin bir anlam taşımaktadır. Her insan kendini bilir mi? İnsan kendini ne kadar tanır? Kendimi bildim bileli diye bir söz vardır ya… Sahi, kendimizi ne zamandan beri biliyoruz? Bildiğimizi nerden biliyoruz? Bildiğimizi kim söylüyor? Bilmekten kastedilen ne?

Yüzeysel (bedensel) bir tanımlama mı?

Yoksa, zihinsel ve duygusal derinliklerdeki bireysel hazineler ya da birikimler mi?

Elbette ikincisi. Ancak herkes bunlara ulaşmayı istiyor mu? Hayır. İstemeli mi? Öğrenmeyi istemek için buna ihtiyaç duyulmalıdır.

Darwin’in dediği gibi: “Yaşamak bir ziyafettir. Bu ziyafete davetli kişiler pek çoktur, ama masaya oturmayı başaranlar, çok azdır.“

Kimseyi masaya zorla oturtamazsınız, otursa da yemeyebilir. Yediğinden zevk almak; yeme ihtiyacı ve damak zevkiyle ilgilidir.

Kendini bilmek; anlamlı yaşamın ta kendisidir. Yunus Emre ne güzel özetlemiş:

“Beni bende deme bende değilim
Bir ben vardır bende, benden içeri”

İçimizdeki ben, özbenliğimizdir, anlamların derinlerdeki birikimleriyle oluşan... Tıpkı karbonun uzun yıllarda elmasa dönüşümü gibi.

Yaşam; çevremizin yarattığı ideal benden, bilincimizle gerçek bene ulaşma yolculuğudur!

Güzel, iyi, çalışkan, sağlıklı, temiz, saygılı, özverili, özgüvenli, muhteşem ve mükemmel olmalısın beklentileri ya da olmalıyım mesajlarıyla dolu ve bunların altındaki onaylanma ihtiyacının yeraldığı bir dünyada kendine objektif olarak bakabilmek ve dayatılan, olması gerekenlerin arasından ayıklama yaparak olanı, olduğu haliyle farkedebilmektir “bireysel farkındalık”.

Kendimizi nasıl bildiğimiz ise özbenlik algımızı oluşturur.

Bu algı gerçekliğe ne kadar yakınsa, özgüven sağlıklı gelişir. Özgüven de geniş bir yelpazedir, yaşamın tüm alanlarını kapsayan. Farkındalık, özbenlik, özgüven, özsaygı vb. özümüzde biriktirdiğimiz değerlerimizdir ki, bunlar Matruşka Bebekleri gibidir, hem ayrı ayrı, sayıca çoğalan, hem de iç içe geçen ve bütünü oluşturan. Öz benliğin ideal benlik gibi algılanması bireyi yanıltır. Kendisiyle ilgili algısının farklı olmasına sebep olur ki bu durum dışarıya genellikle şişirilmiş Ego olarak yansır.                                                                                                               

Özgüven ile şişirilmiş egonun enerji frekansları farklıdır.  Özbenliğin düşük algılandığı durumda, bireyin enerji frekansı da düşeceğinden, kişi kendisini “yetersiz” hisseder, bu da davranışlarına özgüvensiz olarak yansır. Ya da kendini yetersiz hissettiği alanlarda, özgüvensiz olduğundan özbenlik algısı da düşük olmaktadır. (Yumurta-tavuk ilişkisi)

Özbenlik Algımız (kendimizi nasıl bildiğimiz, değerlerimiz, inancımız, gelişimimiz) ve bunun dışa vurumu, yaşam alanlarımızın tümünü etkileyen en önemli etmenlerdendir.

Yaşam tablonuzun eşsizliği yanında, sanat değeri taşıyan bir eser olması tamamen sizin ellerinizdedir. Değerlerinizi keşfetmekle başlayıp, derinlerde olan değerlerinizi açığa çıkararak ve parlatarak…

Çünkü:İnsanlar farkında olduğu kadar yaşar.

Farkındalıkla; değerlerinizle kalın.

banner130
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner174

banner157