banner129

Değerli Dostlar!
Milli Şairimiz Mehmet Akif  bey:

Siyasete Mesafeli idi 

Aktif bir siyaset Müslüman’ı olmaktan daha çok bir Kuran ve ilim Müslümanı’dır.
Ahmet Kabaklı

Mehmet Akif Ersoy hiç bir zaman aktif siyasetin içinde olmadı.
Sadece bir aydın, Alim ve şair olarak memleket meselelerine ilişkin görüşler belirtti ve hayatın aktif bir biçimde içinde oldu.
Fakat belki de Akif daha çok siyasilere  ve topluma yön veren, toplum vicdanını harekete geçiren, halkın sesi olan biriydi.
Üstat,Abdülhamit Han Döneminde pek rahat değildi. Sıkıntıları vardı ve çoğu kimse gibi oda sultana karşı idi. Hatta bakışını şöyle ifade etti.
“Evet, oğlum, hoca sevmezdi, bilirim Saray’ı;
Ama sövmezdi de hoşlanmadığından dolayı.
Nitekim Abdülhamit Han’ ın düşürülmesinden sonra gelen yönetimin beceriksizliği ve ihaneti kendisini çok üzmüş.İttihat ve Terekkiye verdiği desteği geri çekmişti.Arkadaşları ile birlikte tövbe etmişlerdi.
Mehmet Akif ve arkadaşlarının İttihat ve Terakki’ ye girişi de tam kendine yakışır tarzda olmuştur.
“Ben Cemiyetin sadece iyilik ve meşruiyet içeren Emirler’ine biat ederim. Her emre uyacağıma  söz veremem  ve yemin edemem.”
Fatih Hoca düşündükten sonra bu şartı kabul eder.
Ankara'da bulunduğu sırada bir ara arkadaşları , onun milli eğitim bakanı olması için kulis yaparlar. Bunu duyan Akif sinirlenir. İtiraz eder .” 

Ben kendimi ve evimi İdareden aciz bir adamım.Koskoca Bakanlığı nasıl idare ederim? Eğer üstüme gelirseniz, milletvekilliğinden de istifa ederim.”

Siyaset tövbesi

Cumhuriyetle birlikte, Sezai Karakoç’un ifadesiyle, “ kalp, çiğer, mide ve bağırsakların dışarıda, deri, el, tırnak ve ayakların içeride olması gibi bir iç dış değişimine uğrayan Türk Toplumunun düzelmesi için bir şey yapamayacağını anlayınca, siyasetin çevresinden de uzaklaştı.”

TEFEKKÜR

“Akif, siyasal duruşunda hiçbir zaman gözünü  kapalı tutmadı.
Sultan Abdülhamit eleştirisine, dönemin aydınları gibi oda katıldı.Ancak bir medeniyet yıkıcısı olmak yerine onarıcısı ve dirilişçisi olmayı seçti.Padişahın şahsında devlet ve medeniyet  yıkıcısı olmadı, olmak da istemedi.Bağlı bulunduğu medeniyet dünyası da onu körü körüne bir eleştirmen kılmıyor.O yaşama bir nakkad gözüyle, bir sarraf inceliğiyle, iyi ve güzeli seçmeye bakıyordu”
Ali Haydar Haksal.

Basına önem verirdi

“Görüyorsunuz arkadaşlar, çalışmaya ne kadar ihtiyacımız var.Ah ne olur, bütün eli kalem tutanlar, alimler, şairler, muharrirler siyasi dedikoduları  bıraksalar da milleti İrşad edecek faydalı şeyler yazsalar.”
                              Mehmet Akif Ersoy 

Üstat Mehmet Akif Ersoy ‘un döneminde de kitap ve gazete yayını gerçekleşmekteydi.
Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Mehmet Akif’i basın çalışmasının içinde görüyoruz.
Bir akımın sesi olacak çalışmanın merkezinde yer aldı,
Eşref Edip ve Ebulula Mardin’in sahibi olduğu  “Sırat-I Müstakim” 27
Ağustos 1908'de yayımlandı.1912 ‘de Ebulula Mardin’in ayrılmasından  sonra “Sebilürreşat” adıyla yayına devam etti.

“Sebilürreşat “yayımlandığı andan itibaren İslami meseleleri dile getirmesi, dini, siyasi,siyasi , sosyal konuları İslami bakış açısıyla ele alması ve pek çok İslamcı Alim ve yazarın eserlerini yayımlaması ile haklı bir şöhret yakaladı. Her sayısı büyük ilgi gördü.
Dergi, Kurtuluş Savaşında Balıkesir den başlayarak önemli bir misyon üstlendi.
Üstat Akif”, Sebilürreşat’ı “her zaman önemsemiştir.
Basın’ daki ahlaksızlığa şiddetle karşı çıkmıştı.
Özellikle, basın da güç sahibi olanların, İslami hassasiyet sahibi  insanlar olmaması da bunun bir sebebi idi.
Akif  bu gün olsaydı, muhakkak İslami hassasiyeti olan gazete ve dergilerde yazılar yayımlardı.

Dostlarına değer veren bir dost

“Dostunu; Sevmek, kelimesinin noksansız manasıyla seviyordu.Öldüğü zaman, düştüğü zaman, dünya aleyhine döndüğü zaman, yanın da olmadığı zaman ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile.” Mithat Cemal

İnsanlar her zaman  için dostlara ihtiyaç duyar.
Sağlam dostlara sahip olmak Allah’ın bir lütfudur.
Mehmet Akif gibi dostlar, insanı geliştirir, hayata bağlar, insanın dert ve sıkıntılarını giderir.
Mehmet Akif’in her tabakadan dostları vardır.
Özellikle ismail Efendinin Çayhanesi bir ara Akif ve dostlarının hergün takıldığı mekandı.
Üstat buraya gelenleri hürmetle karşılar, sanki ev sahibi kendisi imiş gibi buyur eder, Nedim’in şu  mısrasını tekrar ederdi.
“Sen kim gelesin Meclis’e bir yer bulunmaz?

Üstat Akif; dostlarını gerçekten sever, onların hiç birzaman aleyhinde bulunmaz, arkasından konuşmaz, konuşulanları sevmezdi.
O, dostlarını yüzüne karşı da gıyabın da da incitmezdi.
Mısır'daki dostlarından İhsan Efendiye; “Sana bir ananın ve babanın evladına duası gibi dualar ediyorum.”
Arkadaşı filozof Ferit Kam’a "Üstadı Hakimim”
Felsefede “ Üstat’ım “derdi.
Özetle o gerçek bir dosttu.
Gerçek dostlar edinmişti.

Bazı hatıralar 

..............

Anlayışsız zengin

Mehmet Akif , Fatih Hoca’ya anlatıyor.

“Sana hicranlı bir günümü anlatayım. Birinci Dünya Savaşı günlerinde sıkıntı içerisin de olan Sebilürreşat’a yardım etmesi için  bir tanıdığıma gittim.O adam ne zaman beni görse hürmet eder, dergiyi sorar, ilgilenirdi.
Yazıhanesinde beni kabulü istediğim gibi olmadı.
Nihayet adamlar gitti. Bana dönerek; 
“Hayrola bir emriniz mi var?" dedi.
Ben tasarladığım sözlere başladım, daha bir kaç cümle söylemiştim ki sözümü keserek,
"Lafın kısası paramı isteyeceksin?" demez mi?
Bu dört kelime bana dört tarafımdan saplanmış süngü gibi geldi, sendeledim.Güç bela kendimi toplayarak;

“Hayır! Öyle bir maksat için gelmedim.Genel yoksulluğu anlatmaya girişmem, servetinize daha büyük kıymet vermeniz ve kendinizi daha çok büyük görmeniz içindi!" dedim ve çıktım.

Bütün ömrümde hissettiğim ve hatta hissedeceğim acılar toplansa bu acıyı unutturamaz!...

İslam ve müslümanlar

Akif in tanıdığı bir Fransız vardı.
Bu Fransız, her konuşmada sözü dine getirir, tenkitlerde bulunurdu.
Pek çok Müslüman aile tanıyorum, saplanıp kaldıkları durumdan önce hükümeti sonra da şeriatı engel olarak gösterdiler.
Akif  de dini asıl mahiyeti ile anlatırdı....

 Akif: "Oysa ilk Müslümanların ilk hükümeti böylemiydi? Siz yabancılar hep böylesiniz. Müslümanların  lehine veya aleyhine bir hüküm vereceğiniz zaman bugünkü Müslümanlara bakarak karar veriyorsunuz.
Halbuki şeriatın esaslarını araştırmalı , sonra şeriatı doğrudan doğruya Peygamber’ den telakki eden selefi salihinin hareketlerini, uygulamalarını dikkate almalısınız.
Bu gün şeriatın kimlerin elinde ne gibi işlere alet olduğunu biliyo rmusunuz?” 

Öğrenimde devamlılık

Üstat, mahalleye gelen bir hoca efendiyi arkadaşlarıyla ziyaret eder.İlmine ve irfanına hayran kalırlar. Bu fırsattır deyip grup olarak ders almak isterler .
Hoca Efendi:” çocuklar, ders vaktini ben belirleyeceğim.Derse beşiniz birden geleceksiniz.
Söylediklerimi Can kulağıyla dinleyeceksiniz.Anlıyormuş  gibi yapmayacak, anlamadığınızı  soracaksınız.
Bir de benim istediğim kitap ve proğramı uygulayacaksınız.
Eğer bunları kabul ederseniz ders okuyabiliriz.”

Akif ve arkadaşları garanti verirler.

“Öyleyse Cuma günleri saat dokuzda, Salı günleri de akşam iki buçukta gelir bir saat okursunuz.Erken gelmek veya geç gelmek yok. Veya ders gününü değiştirmek yok. İyi düşünün.”

Ve derse başlarlar.
İlk gün herkes vaktinde gelir.
İkinci derse beş dakika geç gelirler. Ve hocadan fırça yerler.
Dördüncü derse iki kişi gelmez.Onların biri yarım saat sonra diğeri de ders bitimine on dakika kala gelir.
Hoca efendi bu durum üzerine acı konuşur:

"Anlaşıldı çocuklar! Siz dersten ziyade nasihat almaya muhtaç imişsiniz.Hani verdiğiniz sözler nerede kaldı? Hani siz hayrı şerri bilen adamlardınız?
...
Size inandım. Sizi adam sandım.

Öğrencilerden biri sitem eder:

"Hocam bu kadar kızmanızı gerektirecek ne yaptık?”

Bu söz hocayı daha da kızdırır:

"Ne demek? Ben sırf Allah için size ders veriyorum. Ben sözümde durdum. Söz verdiniz ama sözünüzde durmadınız, yalancılık ettiniz. Benim düzenimi bozdunuz, sonra da kızacak ne var diyorsunuz.Hadi buradan cehennem olun!”

Beş arkadaş süklüm püklüm evden çıkarlar.
İki gün sonra Akif tek başına gelir ama kapıyı açan olmaz.

İngiliz siyaseti

Üstat Mısır da bulunduğu zaman bir müslüman düşünürle sohbet eder.Söz müslümanların hali ve Avrupalıların siyasetine gelir.
Akif merakını dile getirir.
“Şaşıyorum. On beş milyonluk koca Mısır da İngiliz askeri olarak çok az kuvvet gördüm.Nasıl oluyorda çok az bir kuvvetle koca bir ülkeyi işgal altında tutabiliyor?
Mehmet Akif in bu sorusuna Mısırlı şu cevabı verir:

“İngiliz ileri gelenlerinden biriyle samimi görüşürdüm. Sizin aklınıza geleni ben de düşünmüş ve ona şu şekilde sormuştum. Osmanlı hükümet , günün birinde 45-50 bin kişilik bir orduyla Mısır’a gelse sizin haliniz ne olur, bunu hiç düşünmüyor musunuz?”

İngiliz’in cevabı hayli enteresan oldu.

"Elbette hiç bir şey yapamayız. Savunma imkanı olmayacağı için, Mısır’ı onlara bırakır gideriz.

Fakat şurasını iyi bilinki biz İngilizler,Osmanlılar’ın, değil 45-50 bin, kırk kişi bile sevk edecek derecede yakalarını paçalarını toplamalarını, bu imkanı bulmalarını onlara vermeyiz. 

Biz Osmanlı da bitmez tükenmez meseleler, sıkıntılar, ihtilaflar çıkarırız.

Onlar bir birleriyle uğraşmaktan Mısır’a dönüp bakmaya fırsat bile bulamazlar!”

 “Niyet Hayır Akibet Hayır Olur”
 

banner130
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner343

banner324

banner174

banner242

banner353