banner302

banner265

banner292
banner228
06 Haziran 2017 Salı 17:00
ÇOCUKLUĞUM ve CİNLERİM

Dedemin evi hemen hiç boş kalmaz, her akşam  hava kararıp gaz lambaları yandıktan sonra, köyden bir aile çoluk çocuk çıkıp misafirliğe gelirdi. Televizyonların insan ilişkilerini bitirmediği 1970´li yıllardaydık. Erkekler dedemin dört yanı sedirle kaplı büyük odasında bağdaş kurardı, erkek çocuklarda babalarının, dedelerinin dizinin dibinde oturur, dikkatle neler konuşulduğunu dinlerlerdi. Kadınlar ve kız çocukları ise evin girişindeki büyük odada oturur, kendi aralarında sohbet ederlerdi. Sonra büyüklere çayları dağıtılırdı. Küçükler susadıysa su isterler, onun dışında seslerini çıkarmazlardı. Çocuklara çay verilmezdi.

Büyüyünce bana da çay verecekler diye hayal kurardım. Gizemli bir dünyaya gelmiş ve bu dünyada tecrübeli olan büyüklerinden,  adeta büyüyünce ne yapacağını bir an önce öğrenmek ister gibi, merakla dinlerdi çocuklar. Büyüklere, hele ki yaşlılara şaşılası bir saygımız vardı. Köydeki her çocuk önce büyüklerine saygı kurallarını öğrenirdi. Bir büyük odaya girince ayağa kalkılırdı, büyüğün yanında otururken bacak bacak üstüne atılmazdı, onların dediği sorgulanmadan yapılır, soru sorulmaz, sadece dinlenilirdi. Kız çocukları da aynı erkek çocukları gibi büyüklerine saygıda kusur etmezdi. Dedem köyün en yaşlılarındandı, sözü herkese geçer, hiçbir isteği geri çevrilmezdi. Akşam sohbetlerinde, misafirler gaz lambası altında titreyen gölgeler gibi görünürlerdi. Biri söze başladı mı tüm gözler ona dikilir, sözleri bitene kadar kimse araya girmezdi. Köyde ufak tefek anlaşmazlık ve kavgaları olanlardan bahsedilir, dedemin tartışmalı aileleri çağırması ve barıştırması istenirdi. İnşallah ve Allah izin verirse sözleri, her cümlede kullanılırdı. Zaman ilerledikçe zifiri karanlık köyü sarar, o anlarda köpek havlamaları da başlardı. Geceleri insanlar uyurken köpeklerin mesaisi başlar, yabancı bir insan veya hayvan olsun hiçbir canlı köye giremezdi. Onlar gece insanların, gündüz ise hayvanların bekçisiydi. Sohbetlerin içinde küçük hikayeler ve masallar eksik olmazdı, ilginç olanı bunların içinde de cinlerin eksik olmamasıydı.

Ben henüz görmemiştim ama büyüklerin hemen hepsi cin gördükleri anları anlatırken, iliklerimize kadar ürpererek dinlerdik. Büyüklerin başlarından geçen cinli anılarını, cinlerin gece dolaştıklarını, köpeklerin o yüzden geceleri daha çok havladıklarını, cinlerin gündüz mezarlıkta yaşadıklarını, geceleri ise dışarda, hatta evlerde bile gezdiklerini, yani görünen dünyanın bir de görünmeyen kısmı olduğunu korkudan titreyerek dinlerdik. Çocuk kafamızla her hikayeyi hayalimizde canlandırır ve hepsini gerçek zannederdik. Dedem gibi hacılara asla yaklaşmazlardı mesela, gece dışardaysanız sürekli dua ederseniz size yaklaşamazlardı. Onlar insan veya hayvan şeklinde bize görünüyordu. Amcam bir önceki gün eve geç vakitte tarladan geldiğinde, karanlığa rağmen ninem çardağı süpürüyormuş, "anacığım hadi git yat, gecenin bu vaktinde ne göreceksinki yerleri süpürüyorsun, sabah kalkar temizlersin buraları" demiş. Ninem, hiç başını kaldırmadan "tamam oğlum" diye yanıtlamış. Amcam evden içeri girince, bir görmüş ki ninem yatağında mışıl mışıl uyuyor. Az önce gördüğünün cin olduğunu anlamış, tekrar çardağa çıktığında ninemin aşağı dam dediğimiz küçük eve doğru yürüdüğünü görmüş. "Anacım nereye gidiyorsun gece gece, gel yat hadi", dediği anda cin kaybolmuş. Tabi ertesi günü sabah amcam bunları anlattığında,  dedem önce bizim korkmuş şaşkın gözlerimize bakar, sonra onun iyi bir cin olduğunu ve yardıma geldiğini söylerdi. Ben iyi olsun kötü olsun cinlerin hepsinden çok korkardım. Küçüklüğümde geceleri en büyük korkum, gecenin bir yarısı çişimin gelmesi olurdu. Çünkü tuvalet evin en az elli metre ilerisindeydi ve gece karanlığında oraya gidecek cesaretim olmazdı. Misafirler gider, ortalık toplanır ve yataklar serilirdi. O zamanlar döşek, yorgan, yastık yere serilir ve yerde yatılırdı. Herkes yatağına girdiğinde ninem gaz lambasına üflerdi, o zaman her yer zifiri karanlık olurdu, ben onun yanından başka kimsenin yanında yatamazdım. Kafamı yorganın altına sokar, dışarı çıkardığım anda bir cin göreceğim diye korkardım. Bazı geceler öyle bir susamam olurdu ki ninemi uyandırır su ister, bazı gecelerse nine beni çişe götür, derdim. O sadece "kurban olurum sana" der, ne istesem yapardı.

Günün ilk ışıklarıyla cinler mezarlığa dönerlermiş, hava hafiften ışıdı mı korkularım da giderdi. Sonra güzel bir gün başlardı, kuşlar, arılar, böcekler, türlü türlü otlar, yaban çiçekleri uyanır ve en güzeli gecenin korkusu kaybolmuş olurdu. Köyde hayat hergün yeniden başlardı sanki. İnsanların her biri bir işe koşar, arılar ve karıncalar gibi doğanın bir parçası olarak onunla bütünleşirlerdi. Allah´ın vereceği nimetler neyse, hepsi  topraktaydı. Ona ve verdiği mahsüle çocuklarına bakar gibi bakarlardı. Dedem ve amcalarım ile oğlan çocuklar tarlalara, ninem, kızları ve gelinleri ise bostanlara bakardı. Gündüzleri köy sessizliğe bürünürdü, bir koyun ve inek bile kalmaz, onlar da çobanlarla meralara giderlerdi, sadece birkaç yaşlı ve küçük çocuklu gelinler kalır, gerisi tarlalarda uğraşırdı. Allah izin verirse mahsül de bol olurdu, hayvanlarda bol süt verirdi. Bazen tersi olur, kötü geçen hasadı zor geçecek bir kış mevsimi beklerdi.

Çocukluğumun aklımın erdiği 5 ile 15 yaşı arası işte bu cennette geçti. Yaşamayı, herşeyi derinden hissederek yaşamayı  ve yeni bir güne uyanmanın sevincini sadece o zamanlar tadabildim. Bir daha da hiçbir zaman, dedemin ve ninemin hayatta oldukları o dönemler kadar korkak ve o dönemler kadar mutlu olamadım. Doğayla ilgili anılarım o yıllara ait kaldı. Birgün tarlanın orta yerinde bir tilkiyle gözgöze geldik, aramızda yüz metre bile yoktu, hayvan o kadar güzeldi ki, ilk defa bu kadar yakından bir tilki görüyordum, belki yarım saat hiç kıpırdamadan birbirimize baktık. Onda şaşkınlık, bende ise hayranlık vardı. Sonra ağır ağır gitti, gözden kaybolana dek izledim onun güzelliğini. Her gün yeni bir canlı keşfeder ve uzun uzun onu incelerdim. Başka bir gün şimdi nesli tükenen, en iri kuşlardan olan bir toy kuşu gördüm. Ağır olduğu için aynı bir uçağın yerde hızlanması gibi uzun süre hızlanarak koşuşunu ve yerden havaya doğru yavaşça yükselişini bir rüya gibi seyrettim. Başka bir gün, ırmağın kıyısında oltamı atmış beklerken, birden üzerimde koca bir gölge oluştu, güneşle arama bir bulut girdi sandım, meğer dev bir kartalın kanatlarıymış, hemen karşımda su kenarından koca bir yılanı pençeleriyle kapıp hızla havalandı, yılan da en az benim kadar şaşkındı sanırım, öylesine sessiz ve büyük bir kartala bir daha hiç rastlamadım.

Şimdi olan çoğu şey o zaman yoktu, ne elektrik, ne telefon, ne araba, ne bilgisayar. Ama o misafirlikler, saygı, sevgi, tüm o güzelim hayvanlarla, o güzelim doğayla, ırmak ve ağaçlarla içiçe geçen yaşam ise şimdi yok, tabi o çok korktuğum cinlerden bahseden bile yok artık. Sanki bir hayatın içinde iki ayrı hayatım oldu, o zamanlar ve sonrası. Bende o dönemlerden geriye sadece karanlık korkusu kaldı. Karanlıkta sığındığım ninem çoktan rahmetli oldu, onun yerine hala geceleri bir ışığım yanık kalır. İnsanlar öyle çok değişti ki, eminim cinler artık insana görünmeye korkuyordur. Medeniyet dediğimiz şu an yaşadığımız dünya işte, beton yığınları ve trafikte geçen bir hayat. Lambadan bir cin çıksa ve bana bir dileğini yerine getireceğim dese, tek bir isteğim olurdu; ben çocukluğumdaki köyü, ninemi,  o yaşam sevincini ve çok korktuğum cinlerimi geri isterdim.

banner32
Son Güncelleme: 06.06.2017 17:00
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner324

banner174

banner242

banner335