MY TV Türkiye Programlarını İzlemek İçin Tıklayın

Yörükoğlu süt

Konyaaltı Belediyesi

Fenix center




Ya sonra?

06.02.2020 14:25

Bir meslektaşımın, Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü’ye “Başkanım bi görüşe bilirmiyiz?” demesi ve Tütüncü’nün de karşılığında; “Çarşamba Elazığ’a gidip geleceğim, dönüşte görüşelim..” demesi, benim de bu diyaloğa “Beni de götürecek misin Elazığ’a?” diye sormamla başladı her şey…

“Sen kafile ile gidiyorsun abi..” cümlesiyle netleşti.

Ertesi gün özel kalem aradı..

“Elazığ’a gidiyor muşsun. Ben hazırlığı yapıp sana bilgi vereceğim.”

Plan Kepez Belediyesi’nin, Kepez Vakfı ile birlikte başlattığı Elazığ ve Malatya depremzedelerine yardım konvoyu ile yola çıkmam üzerine kurulmuştu. Ama küçük bir pürüz çıktı. Tır yerine uçakla gitmem planlandı, olmadı tekrar ertesi günkü Tır ile yola çıkmam planlandı. Çünkü ben sadece yardımı değil, o yardımın kar kış koşullarında ulaşımını da düşünüyordum.

Uzun yola çıkış

Kamyonu hazırladık, tam branda çekiliyor, koşa koşa vatandaş geliyor, elinde marketten aldığı birkaç parça kuru gıda, temizlik ürünü ya da bir battaniye ile. Alanya’daki bir grup genç kardeşimizin topladığı yardımları “ahmakıslatan” yağmur altında yükleyip yola tam anlamıyla vurduğumuzda saatler tam gece yarısını gösteriyordu.

Yola çıkmadan önce güzergah seçimi tartışılmış, özellikle Alacadağ Beli’nde ulaşımın sıkıntılı olduğu söylentileri üzerine “sahil yolu” yani Mersin- Adana güzergahı seçilmişti. Kaptanımız, “Öyle güzel yollarımız var ki, artık Memleketin bir ucundan öbür ucuna yolda çukur bile yok” dedi.

Ben de saf saf hükümetimizin yaptığı tüneller sayesinde gaymak gibi yoldan Mersin’e varacağımızı hayal ediyordum. Meğer işin aslı öyle değilmiş. Evet tüneller yapılmış. Çokta güzel olmuş. Bölgenin en zor yerleri artık daha kolay geçiliyor ama kalan bölgede de 20 km hızı aşamadık. Bazı yerlerde otobüs ve kamyonlar durarak biri birine yol veriyordu. Kaptanımıza çıkıştaki cümlesini hatırlattım, biraz üzüldü.

İlk mola

Taşucu’na varmadan önce Tekmen’de çalışmayan bir petrol istasyonunda mola veriyoruz. Saat sabahın 04’ü. Ben saat 06.30 ayakta. Biraz telefonumda oyun oynuyorum. Belki gündoğumu fotoğrafı yakalama derdindeyim ama yok.

Tuvalet için istasyona gittiğimde bekçinin oturmuş tv izliyor olduğunu gördüm. Selam verdim. Yolun geri kalanı ve nerede kahvaltı yapabileceğime dair sorular sordum. Net ifade etmem gerek. Hayatımda en son ne zaman böyle güleç yüzlü bir Türkiye Vatandaşı girdiğini anımsamıyorum.

İstasyon el değiştirmiş, iki kişi 24’er saat nöbet tutuyorlarmış. Aynı zamanda tarımla uğraşıyor. Buradan da SGK primi yatıp biraz da para kazanıyor. Kahve mi, çay mı içmek istediğimi sordu. Kahve istedim. Biraz sonra kaptanımız uyandı. Yola devam vaktiydi.

Bu arada kaptanımın, aslında esnaf olduğunu, kendi malzemesini taşıdığı Tır ile yakıtı da kendi cebinden bila bedel kampanyaya destek verdiğini öğrenince mutlu oldum.

Kahvaltı yapacak bir yer araya araya Taşucu’dan sonra Silifke'yi de geçiyoruz. Erdemli’ye bağlı Kocahasanlar’da küçük bir pastane. Genç bir çift kendi ürettikleri pasta ve poaçalarla hizmet veriyor. Nefis bir kahvaltı yaptık. Hatta Üçgen Poaça dediği üründe Çankırı Eldivan Çöreği lezzeti buluyoruz. Kaptanımızın yasal mola zamanı var. Onu da burada atlattık ve yeniden yoldayız.

Ve nihayet Elazığ

Neyin fotoğrafını çekeceksin?

Gün inerken Malatya yoluna dönüyoruz. Yanıbaşımızda bir baraj gölü var. Kaptanımız yapılış yılını merak ediyor. 1975 filanmış. 2002 yılından önce yapılmış olmasına azcık üzüldü ama yapacak bişey yok. Burada da 1 saat kadar dinlenip yeniden yola revan oluyoruz. Akşam saat 22. sularında Malatya tarafındayız. Kaptan okuduğu haberlerden etkilenmiş. “Elazığ’a gidersek gece uyurken brandayı açıp yardım malzemelerini çalabilirler” diye düşünüyor. Malum biz emanetçiyiz.

“Burada yatalım, sabah devam edelim” diyor. Öyle yapıyoruz. Ben gene sabah 06. ayaktayım. Şöyle bir çevreyi kolaçan ediyorum. Fotoğraf filan yok.

Yeniden yola koyulduğumuzda bir arkadaşım aradı. Haberlerden izlemiş ya. “Bina enkazları kaldırıldı. Neyin fotoğrafını çekeceksin. Geç kalmadın mı;” dedi. Kendisine yıkılan binaları değil, dağılan yaşamları yazmak istediğimi, deprem anını değil, deprem sonrasını konuşmaya gittiğimi. Beton değil insan hikayelerinin peşinde olduğumu söyledim.

Ve nihayet Elazığ

Sabah 09.30 sularında Elazığ tabelasının önünden geçiyoruz. Bu arada yol boyu yardım konvoyları ile karşılaştığımızı söylememe gerek yok değil mi? Elazığ’da irtibat kurduğumuz kişi, AFAD deposuna değil, başka bir yere gideceğimizi söylüyor. “Burası daha sakin sıra beklemezsiniz” diyor. Ben de bir an önce malzemeyi teslim edip şehirde gezinmek, insanlarla “yarın” hakkında ne düşündüğünü sormak istiyorum. Ama öyle değil, verilen koordinat bizi AFAD’ın merkez deposuna götürüyor.

Elazığ Organize Sanayi Bölgesi, kent merkezine 15 km civarında. Sabah kahvaltı yapmadan yola çıkmışız Malatya'yı teğet geçmiş, Elazığ'ın içinden geçip gelmişiz. Bişeyler atıştıracak yer görmemişiz yol üstünde. E malum, bünyede şeker var. Sık ama az yemek yiyen bi beslenme alışkanlığı edindik. (Evdeki bile inanmasa da.)

Tütüncü Elazığlı mı?

Tırı sıraya soktuk. Önümüzde 4 tane var, içerde boşaltma aşamasında olanlar hariç. “Sahi, bizim buralarda böyle bir durum doğsa, o deponun çevresinde köfteden kokorece ne ararsan bulacağın tezgahlar kurulur. “Deprem mahmurluğu mu?” bakıyoruz o da değil. Yan taraftaki deponun güvenlikçisine sorduk, burada işyerleri kendi yemeğini çıkardığı için lokanta filan bulunmazmış.

Aziz Google ne güne duruyor. Şöyle bir bakıyoruz, ilk çıkan işletmeyi telefonla arıyoruz. Kendisi çiğ köfteci. Nereden geldiğimizi soruyor. “Antalya Kepez” deyince seste bir heyecan. “Sizin belediye başkanınız Elazığlı değil miydi?” Diye soruyor önce. “Hayır ama dün buradaydı, tv demi gördünüz?” diyorum evet öyleymiş.

Bu kez aynı güvenlikçiye kent merkezine ulaşımı soruyorum. Biraz zahmetli. Görevli Jandarma Trafik Komiserinden yardım istiyorum. Beni bir araç ile anayola yolluyor, ama o ne? Adam anayola gitmiyormuş. Bir başka deponun kapısında beni indiriyor. Güvenkilçiye beni ana yola birileriyle yollamasını tembihliyor.

Kaymakama otostop

Dolmuşta Antalya muhabbeti

Onlar da beni nöbet değişimi yapan askerleri taşıyan minibüse bindirip yolluyor. “iyi hal” den askerler beni şehir merkezine kadar götürüyor. Çiğ Köfteci beni yolda karşılıyor. Başımdaki Antalyaspor beresinden fark etmiş. Kendisi 30 yıl Elazığspor'a amigoluk yapmış. Bu arada telefonum çalıyor. Kaptan sıranın bizim tıra geldiğini söylüyor. Ben gene panik. Apar topar çıkıyorum sokağa. Elimde paket çiğ köftelerle.

Sora sora durağı bulup dolmuşa biniyorum. Genç kaptan samimi bir sohbete başlamak üzere nereden geldiğimi soruyor. “Antalya” deyice “Ben de Antalya abi” yanıtını veriyor. Meğek kendisi Antalya'da yaşarmış. Bir turizm şirketinde şoför. Kışları da Elazığ'da anne babasının yanına gelirmiş. Dolmuş kullanması sadece hastaneye giden arkadaşına yardım amaçlıymış.

Son yolcuyu almıyor. Şaşırıyorum. Sonra beni gideceğim yere adrese teslim bırakıyor. Bu arada olabilecek en samimi ses tonuyla, “abi evimiz biraz ilerde, yemeğe gidiyorum. Buyur misafirim ol. Antalya bizi doyuruyor, biz de bir Antalyalı'yı misafir edelim. Şeref verirsin” diyor. Bu üsluba hayır demek mümkün değil ama bizim araç kafada. Birazdan depoya yanaşacak, biz de video ve fotoğraf çekeceğiz. “Hayır” dedik.

Boşalamayan tır

İyi de kafadayız hatta deponun ağzına yanaştık ama sıra bir türlü gelmez. Bizim araç büyük. Depo dışında boşalıyor. Kamyonları deponun içine alıyorlar oysa. Hava kararmaya yüz tuttu. Araya biri kaynak yaptı. Derken kar atamaya başladı ufaktan. Ateş yakıldı. Boşa çıkan ambalajlar, paletler yakılıyor, insanlar ısınmaya çalışıyor ısı – 3 civarı.

Bir grup genç geldi. Muhtemelen Kürt kökenli. Ayrımcı değiliz, depremden sonra “Elazığ Kürt mü?” araması yapanlara anlatıyoruz. “Sosyal medyada paylaşım gördük. Erzak boşaltmaya yardım için geldik” dediler. Fırat Üniversitesi’nde öğrenciymiş hepsi.

Boşaltma çalışması durdu. “Komutan gelecek” denildi. Bu arada ekip mesaiyi bitirip gece ekibine görevi devretti.  Gündüz “protokol” idi, şimdi “komutan” oldu. Meğer bakanın gelme ihtimali varmış. 1 saat aradan sonra  yeniden başladı ama tam “ben gidiyorum kaptan. Her şey için teşekkür ederim.” Deyip yola çıkarken protokol geliyor.

Kaymakama otostop

Anayola 2. km kadar mesafeyi yürüyüp kavşağa geldiğimde, görevli askerlerden yardım istiyorum. “Komutan gitsin bakarız” deyip, dediklerini de yapıyorlar. Bindiğim aracın ön sağ koltuğunda oturan beyefendi soruyor, kimim, neciyim, nereden gelmişim. Antalyalı bir gazeteci olduğumu, Kepez Belediyesi yardım aracı ile geldiğimi söylüyorum. “Kepez Belediyesi bu dönem Büyükşehir Belediye Başkanı’nın geldiği yer mi?” diye soruyor. “Hayır. Hakan Tütüncü 3. dönemdir görev yapıyor” dediğimde, “Kendisi buradaydı sanırım” diyor. Çiğköftecinin de Kaymakam’ın da hafızasına giren bir ziyaret.

Bakın aradan bir hafta geçti. Şehitler veriliyor elalemin yerinde, benim eli kalem tutanlarım İmamoğlu’nun kayak fotoğrafını tartışıyor. Sanki Ekrem karda değil, bunlara kaymış.Amöa benim Antalyalım bile Ekrem’in yanlışını konuşurken Tütüncü’nün “doğru” sunu yazıp çizmiyor. Ya da ben görmüyorum.

Az evel depodan çıkan komutan, bir çadır kenti ziyaret ediyormuş, biz de orada durduk. Kaymakam beyi komutanın arabasına bırakıp biz kente devam ettik. Uygun yerde ben de indim ve şehir merkezine gitmek üzere taksi çağırdım. Taksiyi beklerken hemen yanımaşımda, kaldırımın kenarında kurulmuş çadırlara baktım. Varıp, “selamünaleyküm. Geçmiş olsun” demek geldi içimden. Sonra vazgeçtim. Zaten yılmış, ruhları çökmüş insanlarla neyi konuşabilirdim, onlara ne verebilirdim ki?

Elazığlı kimseye el açmaz

Taksiciyle dertleşmek en iyisi.Deprem anında ne hissettiği değil, depremden sonra insanların düştüğü durumu konuşuyoruz. “Elazığlı onurludur. Herşeyi devletten beklemez. Çadır sırasına da yemek sırasına da girmez. Ya köyüne döndü insanlar, ya yakınlarının yanına yerleşti. Bu çadırlarda kalanların tamamına yakını Suriyeli” diyerek özetliyor tabloyu.

Bu arada gecenin saat 23.00'ü. Ev taşıma şirketlerinin kamyonları, asansörleri cirit atıyor sokaklarda. 1999 depreminde dozerler kepçeler can kurtarmak için İzmit sokaklarında geziyordu. Rabbim Elazığ'ı devirmemiş, ama insanlara en azından eşyalarını kurtarmak için zaman vermiş gibi bir durum. Taksiciiçinden geçtiğimiz mahallenin, Elazığ'ın en eski mahallesi olduğunu ve neredeyse tamamının depremde zarar gördüğünü anlatıyor.

Depremzedenin misafiri olmak

Fırsatçılıkla yüzleşmek

Sabah kente girdiğimizde göremediğimiz deprem etkisinin başka boyutu ile karşılaşıyoruz. Gündüz çiğ köfteciden konaklama ile ilgili bir öneri almıştık. Taksici de aynı yeri uygun görüyor. Hemen oracıkta bir çorbacıya giriyoruz. Evet 3 gündür yegane yemeğimiz çorba. Buralara özgü paçaçorbasının tadına bakıyoruz. “Eh işte” durumu. Buraya adını da yazalım ki, işini iyi yapmayanı, deprem felaketini fırsata çevirenleri herkes bilsin. İşletmenin adı Medya Rezidans. Gecelik fiyatı 120 TL imiş ama “bana” 100 TL olmuş. Tek isteğimin rahat bir yatak sıcak bir duş olduğunu söylüyorum. Bana 1 numaralı odayı layık görüyor işletmeci. Kardeşi de bir sürü ulusal gezetenin Elazığ temsilcisiymiş “Medya” adı burdan zahir de “Rezidans” olayı muallak.

Odaya giriyoruz. Küf içinde bir mutfak. Bir tek kişilik amele yatağı, bir kanepe, bir masa ve duvarda tv olan bir oda. Ama soğuk, ama havlu yok, ama sıcak su yok, ama yatak resmen tütün balyası gibi kokuyor. Tüm iyimserliğimle uyumaya çalışıyorum. Ama gece saat 01. 30 suları bir kadın sesi binayı 3.5 şiddetinde sallıyor. Karşısında nasıl bir erkek varsa ağzına geliyorsa saydırıyor. Bi ara kapı çarpılıyor ki şiddeti 4.8 filan. Gel de uyu. Bu arada memleket yeniden sallanmış. Ben sabah haberlerinde duydum valla. Ölçeği 4.8 di sanırım.

Vatandaşın inancı zayıflamış

Sabah erkenden sokaktayız. Isı -3 derece. O saatte bile ev taşıyanlar var. Caddeler sokaklar yine nakliye araçlarıyla dolu. Türkiye değilse bile çevre illerin nakliyecileri buraya akmış durumda. Ara sokakta bir börekçi görüyorum. O da ne? Kürt Böreği. Miss gibi görünüyor. Sabaha kadar üşümüş bedenim ısınırken hem kahvaltı yapıyorum, hem fotoğrafları düzenliyorum.

Yeniden sokaklardayım. 3 ayrı yönde belediye otobüsüne binip rasgele yolculuklar yapıyorum. Otobüsteki vatandaşlarla, şoförlerle depremi konuşuyorum. Zaten selamlaşmanın ardından kurulan ilk cümle “sizde hasar çok mu?” Öyleki otobüste, kaldırımda, pastanede, lokantada herkes ama herkes depremi konuşuyor. Genel kanı mı? Kimse yardımların hakettiği yere ulaşacağına inanmıyor. AFAD depolarında biriken erzakların bir ance ulaşmamasından şikayetçiler. Ve deniliyor ki; “Bu yardımlar depoda birikecek. Bu arada vatandaşbaşının çaresine bakacak. Erzaklar da İblid başta olmak üzere Suriyeliler'e dağıtılacak.”

Bu arada Elazığ sokaklarında bolca “İblid'e yardım” afişleri var. Dün İblid'dekilere ev için yardım istenilen Elazığlılar, bugün çadıra muhtaç. Öte yandan Elazığ Belediyesi'nin depremden hemen önce Karşıyaka Mahallesi için başlattığı “Kentsel Dönüşüm” çalışmasının afişleri de, en az İblid'e yardım afişleri kadar ironik duruyordu.

DEPREM ESNAFI 2 KERE VURDU

Esnafla sohbet ediyoruz. Ortak kanı; “Elazığ'da deprem esnafı 2 kere vurdu. Öncelikli olarak o da depremzede. Memur, maaşını almaya devam eder. Ama boşalan bie şehirde esnaf kime ne satış yapacak. Saolsular memleketin dört yanından yollanan yardımlar en az bir yıl yetecek kadar. Esnaf bitti” diyorlar.

Elazığ ziyaretimizin en önemli diyaloğunu, sabahın köründe adres sorduğumuz 20 yaşındaki genç kız kardeşimle yaşıyoruz. “eski” , “yeni” kavramını unutup “Valilik Binası nerde” deyince “bende oraya gidiyorum. Dolmuş bekliyorum birlikte gidelim” dedi. Konuşmaya başladık. Sohbette “baba” figürü yoktu. Sormadım. Anne çalışıyor. 10 yaşında erkekkardeşi şeker hastası. Genç kızımız mı, Fırat Üniversitesi'nde İngiliz dili edebiyatı okuyor, bir medikal firmasında çalışıyor. Tabii ki o saatte Sheksppare konuşmadık.

Deprem anında kardeşi banyodaymış, bayılmış. Annesi işteymiş. Komşularının uyarılarına rağmen kardeşini bırakıp evden çıkmamış. Yarım saat kadar sonra çıkmaya çalıştıklarında apartman merviveninin yıkılmış olduğunu görmüş. “Allah'tan bodrum kattaydık Pencereden çıkabildik. Şimdi evimize giremiyoruz. Köyde evimiz vardı, ama orası tamamen yıkıldı. Biz anneannemde kalıyoruz. Hayata kaldığımız yerden devam ediyoruz” dedi. Bunları anlatırken beklediğimiz yere dolmuş gelmedi, durağa kadar yürüdük. Ve sıkı durun, bomba geldi. O gencecik kızımız, “misafirimiz siniz. Yaramıza merhem olmaya gelmişsiniz.” diyerek benim dolmuş paramı ödedi.

Son bir kahve içip Diyarbakır'a gitmek üzere yola çıkıyorum. Tüm gördüklerime, tüm duyduklarıma rağmen gencecik kızın hayata tutunuşunun “bu ülke kolay yıkılmaz. Sallantılar bir uyarıdır” düşüncesini sırt çantama yükleyerek...

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları