MY TV Türkiye Programlarını İzlemek İçin Tıklayın




Yörükoğlu süt




Doğaya huniyi nasıl taktırdık?

09.08.2021 15:35

Doğada sıcakla-soğuk, ıslakla-kuru, yeşille-siyah birbirine karıştı ya, şimdi bu durumu "Ağam bizimle eğleniyor" diye açıklayan da, "Allahın'ın işine karışılmaz" diye tanımlayan da olacaktır.

Oysa durum ne öyle ne böyle.

Gerçek şu; Nasıl ki bir insanın biyokimyasal ayarları bozulunca hem fiziken hem de ruhen hastalanıyorsa, doğada da aynı durum yaşanıyor ve tabiat aralıklarla kriz geçiriyor. Zaman zaman gelen bu krizlerin sonuçlarına baktığımız zaman doğanın ne yaptığını bilemez duruma geldiğini ve sağa-sola bilinçsizce saldırdığını görebiliyoruz.

Aynen acil servise getirilmiş sinir hastası gibi. Hem gülüp hem ağlıyor, hem çalıp hem oynuyor, hem söndürüp hem yakıyor, hem döküp hem süpürüyor ve zayıf, güçlü demeden her şeye vuruyor.

Doktorlar bu durumda gelen hastanın bir taraftan tetkiklerini yaparken diğer taraftan da 'Manda deviren' diye de anılan sakinleştiriciyle dolu şırıngayı hazırlıyorlar ki biraz ortalık durulsun, kargaşa içindeki biyokimyasal reaksiyonlar karıncanın su içebileceği durgun göl kıvama gelsin.

Ben elbette doğa doktoru değilim ama bir parçası olduğum tabiatı da rahmetli anacığım kadar iyi tanırım. Şimdi kendimizi yağlamayı bırakalım da bir denge-düzen tanrısı olan doğamızın nasıl bu hale geldiğine ve raydan çıktığına kısaca bakalım, sonrası Allah Kerim.

Nehir, göl ve denizlere bastığımız evsel ve sanayi atıkları, kimyasallar, plastikler.

Doğayı besleyen nehirlerin önünü kesen ve gökyüzüne aşırı ısı ve atık gönderen HES’ler, JES’ler, tahliye kanallarının, dere yataklarının inşaatlarla doldurulması, siyanür basılan toprak ve yer altı suları, üzerine taş tozu yağan bahçeler, tarlalar, nefesi kesilen köyler… Veya karada betonlaşma, ormansızlaştırma, tarım alanlarını yok etme, devasa nüfus artışı ve yağma amaçlı tahrip edilen doğayı bir kenara bırakalım ve başımızı gökyüzüne çevirelim. Yok Yaradan’a bakmak için değil, atmosfere bakmak için…

Geldiğimiz noktada yeryüzünde olanlardan ziyade gökyüzünde olanların kelebek etkisi insanlığın başına dert açıyor. Şiddetli yağmurlarla sellerin gelmesi, havanın aşırı ısınması ve nemin düşmesiyle orman yangınlarının çıkması, hortumlar, dolular, fırtınalar vs… Yani doğa ana, bir taraftan kılıcını savururken bir taraftan da çekiciyle evlatlarının kafasına kafasına vuruyor.

Peki atmosferde detaylıca bilmediğimiz neler oldu da tabiat ana başına huniyi takıp, insanlığa kafa göz daldı? Bu kısa bir konu değil, hele diğer ülkeleri bir kenara bırakıp ülkemize baktığımızda çok uzun bir mesele olduğunu söyleyebiliriz.

Oysa Türkler, zamanında ABD’ye yerleşmiş akrabalarımız olan Kızılderililer gibi doğanın en yakın dostuydu. Doğayla konuşan, ona sesini duyurmak için ağaçlara çaputlar bağlayan veya bu sevdasını türkülere döken bir milletti. Peki ABD’ye yerleşen akrabamız Kızılderililer doğayla olan dostluklarını ve can verenin koruma zincirini güçlendirirken, Ortadoğu’nun bir parçasına, yani Cennet Anadolu’ya yerleşen Türkler’in bir kesimi neden doğaya değil de onun rantına sevdalandı? Neden rant denilen bu illet, çevre değerlerini de diğer değerlerimizle birlikte paspas etti? Orası da çok önemli ama ayrı bir konu…

Şimdi biz atmosferle ilgili kısma bakalım; Ana konumuz kainatın yaşamsal elementlerinden biri olan karbon. Evrende bolluk bakımından altıncı sırada yer alan karbon ile gezegenlerin, atmosfer ile tabiatın ve canlı varlığının çok yakın ilişkisi var. Atmosfer minimum düzeydeki karbondioksitin yanı sıra bolca azot ve oksijene sahip. Atmosferin yeryüzüne yakın katmanlarının yüzde 78'i azot, yüzde 21'i de oksijenden oluşuyor. Yüzde 1'i ise su buharı, argon, karbondioksit, neon, helyum, metan, kripton, hidrojen, ozon ve ksenon elementlerinden mamul..

Sanayi devriminden bu yana insan faaliyetleri, doğrudan atmosfere karbondioksit eklemeye başladı ve bu durum karbon döngüsünü olumsuz yönde değiştirdi.

Karbon döngüsü üzerindeki en büyük olumsuz insan etkisi, karbondioksitin yerden atmosfere fosil yakıtları (Kömür, petrol, doğalgaz) gönderilmesiyle oluşuyor. Atmosferdeki karbon artışının bir diğer nedeni de ormanların yok edilmesi… Başka bir etken ise çimento fabrikaları. Hammadde olan klinkeri oluşturabilmek için yapılan kimyasal işlem sonrası bacalardan atmosfere önemli miktarda karbondioksit salınıyor.

Peki atmosferdeki karbondioksit artınca neler oluyor; Oksijenin yarar oranı düşüyor, sıcaklık artıyor, ekosistemler değişiyor, asit yağmurları geliyor. Bu çok küçük değişiklikler bile hassas ekosistemler üzerinde dramatik etkiler yaratıyor. Mesela buzullar eriyor ve atmosfere metan gazı yayılıyor ki, bu gaz da atmosferin ısısını artırıyor. Veya ısınan okyanusun atmosferden karbonu bölgesel ölçekte emme ve küresel olarak biyoçeşitliliği artırma yeteneğini sınırlanıyor. Daha binlerce olumsuz etki bulunuyor. Mekanizma o kadar ilginç ki; “Bize nefes alacak oksijen kalması için sistem, organik karbonun bir kısmını bile milyonlarca yıl kayaçlarda saklıyor. Terazi böylesine hassas.

Özetlersek, atmosferde fazla karbondioksit birikmesini önleyen bir mekanizma Dünya’nın yaşama uygun bir gezegen olarak kalmasında önemli bir etken olacak. Çok affedersiniz ama bırakın doğayı umursamadan talan etmeyi, tahrip, termik, nükleer santral, fosil yakıt, filtresiz bacalardan atmosfere karbondioksit göndermeyi, fazla gaz çıkarmamak için beslenmemize bile dikkat etmemiz gerekiyor!

Yani dengeler o kadar hassas ve kritik eşiği aşmış durumda...

Bilmem anlatabildim mi?

 

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları