banner234

banner265

banner292
banner129

1995 yılının ortalarından beri medya sektörünün içindeyim. 

O yıllardaki siyaset anlayışı da, habercilik anlayışı da bir başkaydı.

En küçüğünden en büyüğüne, her gazetenin neredeyse her kuruma bakan ayrı ayrı muhabiri vardı. Valiliğin, hastanenin, belediyelerin,  polisin, adliyenin, siyasi partilerin, esnaf odalarının muhabirleri zamanlarının büyük bir bölümünü haber kaynaklarıyla bir arada geçirirdi. 

Polis muhabirleri karakollardan çıkmazdı mesela. 

Muhabirler, duyarak değil bizzat yaşayarak, görerek, tanık olarak haberleri yazarlardı. 

Bu yüzden haberler kuru değildi.  Aynı zamanda haberlerin ruhu vardı. Farklıydı. Özeldi.  

Bürokratlar içine kapanık, kabuğuna çekilmiş değildi

Üstlerinden izin almadan açıklama yapabiliyorlardı.

İsteyen gazeteci elini kolunu sallayarak neredeyse her toplantıya gidip izleyebiliyorlardı.

Örneğin adliyelerde duruşma salonlarına kameralar kurup çekim yaptığımız günler oluyordu.

Devlet büyüklerini takip etmek için gazetecilerin akredite olmasına da gerek yoktu geçmişte. 

O yıllarda mesleğe yeni başlamış toy bir muhabir iken Isparta İslamköy doğumlu  9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile defalarca aynı sofraya oturduğum günler aklıma geliyor. 

Hatta bir keresinde Demirel’e sorduğum soru ülke gündemine oturmuştu. 

Demirel sanırım Refah-Yol iktidarı döneminde tatilini geçirmek için Beldibi’ne gelmişti.

Ben E TV’de muhabirdim. 

Demirel aralarında benim de olduğum gazetecilerle kahvaltıda biraraya gelmişti. O dönemde siyasi tansiyon da bir hayli yüksekti. 
“Demokrasimiz işliyor kimse endişe etmesin” diyordu Demirel. Bunun üzerine ben söz alıp, “Demokrasi işliyorsa, sistemde sorun yoksa neyin sancısını çekiyoruz” diye bir soru sormuştum.

O soruya Demirel özetle “Bugünkü düzeni öpüp başınıza koyun.  Dönmeyelim yine eski günlere” diye yanıt vermişti. 

Ama sonrasında 28 şubat olmuştu. 

O toy gazetecilik yıllarımda Basın Kanununa göre sigortam bile yoktu. Haliyle sarı basın kartım da yoktu. Ama Cumhurbaşkanıyla bile oturup kahvaltılarda bir araya gelip sorular sorabiliyorduk.

Basın kartım hiç olmadan rahmetli Necmettin Erbakan’la da, Alparslan Türkeş’le de, Bülent Ecevit’le de,  Erdal İnönü ile de, KKTC’nin merhum Cumhurbaşkanı

Rauf Denktaş’la da defalarca bir araya geldim. 

Keza Tansu Çiller’i de, Mesut Yılmaz’ı da defalarca haberci olarak izledim.  Basın kartım olmadan. 

Deniz Baykal’ın Konyaaltı caddesindeki evinin ziline basıp içeriye davet edildiğim günleri hatırlıyorum. Eşiyle yüzerken fotoğraflarını çekip haber yaptığımız günler aklıma geliyor.

Ahmet Nejdet Sezer’i takip ederken kırmızı ışıkta durduğu günler gözümün önünden geçiyor. 

Sonrası?

Herşey değişti. Siyaset de, gazetecilik de…..

Peki o yıllara nereden geldim?

Geçen 25 Aralıkta işte o gazeteciliğin de siyasetin de bir başka olduğu 1990’lı yıllarda tanıdığım pırıl pırıl bir insanı kaybettik. O kayıp,1990’lı yılların ruhuna götürdü beni. 

O kaybedilen kişi, Demirel gibi Ispartalı olan Anavatan Partisi’nin eski il başkanlarından Türker Niyazi Öcal idi. 

Ben 1990’lı yılların sonlarında aynı zamanda ANAP muhabiriydim.  

Neredeyse her gün ANAP’ı ziyaret ediyordum. O dönemde tanımıştım Niyazi  Öcal’ı. 

İhtirasları olmayan bir siyasetçiydi. Sonra siyaset defterini kapatıp işine dönmüştü.  

Aradan yıllar geçtikten sonra Orkun Ozan Sanat Galerisi’nin sahibi Himmet Öcal’dan Niyazi Öcal ile kardeş olduklarını öğrendim. 

Bir diğer kardeşlerinin ise Akdeniz Üniversitesi’nde ve Antalya Büyükşehir Belediyesi’nde Mustafa Akaydın ile birlikte görev yapan Cemal Öcal olduğunu öğrendim. 

5 kardeşlermiş. Ama ben 3’ünü farklı ortamlarda tanımıştım. En küçükleri Niyazi imiş. Kendisini yaklaşık bir yıl önce Himmet Öcal’ın galerisindeki sergi açılışında görmüştüm. Yanında ağabeyleri Cemal de vardı. Sonra bir daha göremedim.

Salı Grubu toplantılarında karşılaştığım Himmet Öcal’a “Niyazi abiye selam söyle” dediğimde hastalandığını öğrendim.   

Akciğer kanseriymiş.

Telefonla aradım, bakmıyordu.   

Meğer yoğun bakıma alınmış.   Kan gruplarımız aynıymış. İhtiyacı olduğunu öğrenince gidip ben de verdim.

O gün hastanede biri mimarlık mezunu, diğeri hukuk mezunu iki oğluyla da tanışma imkanım oldu. 

Durumu iyi değildi.  25 Aralık günü hayata veda ettiğini öğrendik. 

26 aralık günü Muratpaşa Cami’nde kendisini son yolculuğuna uğurlamak için bir araya geldik.  

O gün 1990’lı yıllarda Niyazi abinin birlikte siyaset yaptığı neredeyse herkes biraraya gelmişti. 

Sadece kendi partisinden değil, diğer partilerden de çok sayıda kişi onunla vedalaşmak için oradaydı. 

Dönemin Turizm bakanı İbrahim Gürdal,  dönemin ANAP il Başkanlarından Ahmet Çelebi, Cihan Dinç, dönemin DYP’li Antalya Belediye Başkanı İYİ Parti Antalya milletvekili Hasan Subaşı ile dönemin ANAP Merkez İlçe Başkanı Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek de Niyazi Öcal’ı uğurlamaya gelenlerin arasındaydı.  ANAP’lılar CHP’liler, MHP’liler, eski DYP’liler… Hepsi bir aradaydı…

O avluda herkes Niyazi Öcal’dan övgüyle söz ediyordu. 

Anılarını paylaşıyorlardı.

Böyle güzel uğurlanmak itiraf etmeliyim her siyasetçiye nasip olmaz. Güle güle güzel insan..

Öte yandan bu hafta sonu Salı Grubu üyelerinden Avukat Servet Açıkalın da annesini kaybetti. Bu acılı gününde Salı Grubu üyeleri ile avukatlar Servet Hanımı yalnız bırakmadı. Kendisine sabırlar diliyorum. 

banner130
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner157

banner263

banner174

banner242

banner275