banner154

banner129

Anladıkça, hep daha az anladığımı ve her varlığın çok daha fazla anlamı olduğunu düşünüyorum. Acaba bunun için hiç olmadık kadar farklı mı bakmak lazım.

Aztekler gibi kuzeye “siyah” demek, güneye “mavi”, batıya “beyaz” demek ve güneşin doğumevine de “kırmızı”. Renklerle tarif etmek her şeyi: Umudu “bahar”, saflığı “kış”, heyecanı“yaz” gibi duyumsamak. Ya da belki de üçgene “acı”, yuvarlağa “tatlı” diyerek formları tatlara büründürmek.  Hayatı anlamak için duygularımızı başka tariflere yönlendirmek ve tanımların yerlerini değiştirmek derinlikli ve anlamlı görünüyor. Tariflerin kifayetsiz geldiği durumlarda insanın sinestezi hastası olası geliyor.  

Acaba Antalya’yı göründüğü gibi anlatmasaydım da algıladığım, duyumsadığım gibi anlatıp Antalya’yla ilgili duygularımı dışa vurumcu bir tavırla boyasaydım nasıl olurdu. Ya da ne kadar anlaşılmaz kılsam o kadar çekici ve sırlı mı olurdu? Tarih boyunca kaç Antalya varsa hepsini iç içe, üst üste koyup karıştırarak tek Antalya mı yapmalıydım?

Sinestezik ayrıcalığım yoksa da denemek istiyorum. Mesela, Beydağları boğalara benzeyen mor açılı çılgın üçgenler topluluğudur desem. Geometri müzesi gibi şekiller zengini Toroslardan her bir formu alıp başka yerlere de kondursam. Akdeniz’in dalgalı parmakları önünde piyano tuşları gibi çılgınca dizili açıklı koyulu kayalardan dökülen Paganini notaları toplayıp, Sivri Dağ’ın üstünden uçup kaçan bozlak uzantısı bulutlarla kıstırsam. Dalgaları elleriyle ötelemekten bıkmamış paramparça kayalık eteklerden çıkan sürekli alkış sesleri Antalya orkestrası için çırparken onlara katılsam. Yani Yunus gibi “bin Antalya bulsam Antalya’dan içeri”.

Bazen her şey rakamlara bürünüyor: 1, 9, 2, 3 yazıyor denizin her yerinde. Bin dokuz yüz yedinin beslediği falezler içindeki limanda, “sarı saçlı, mavi gözlü” biri dikiliyor. Ardından 1,9,3,0 yazıyor ak köpükler.

Tarih boyunca işgal eden, ticaret yapan, koruyan ne kadar tekne geldiyse Antalya limanına bir o kadar kırılmış dalgalar üst üste, yan yana, alt alta anlaşılmaz sesler çıkarıyorlar. Denizin yüzeyinde sudan başka her şey var: En çok da rakamlar.

Tarihin tüm yazılmışlarının kodlandığı rakamlar, harflerle kodlanan egemen isimlerini anlamsızlaştırıyor. Bu kez de en anlamsızca 2.0.1.9 rakamları işgal ediyor su yüzünü. Bütün dalgaların başında artık 2 yazıyor: Bin yıl bu böyle olacak.

Kırmızı yönden güne başlayan güneş, yol boyunda mavi yöne bakıp giderken rakam yerine sesler ve ışıklar görünüyor su yüzlerinde. Beyaza doğru yürürken gün, ışıktan ayakları Beydağları'na takılıyor. Ve turkuazı azalmış, sinirli ezgiler çıkarıyor gerilmiş tellerinden. Işık huzmeleri bu kez geometriden uzaklaşıp enteresan seslere dönüşüyor. Tüm zamanların ve tüm göçmenlerin Antalya güfteleri en karışık halleriyle tek bir şarkı olup, Toroslara yazılıyor kardeşlik şarkısı gibi.  

Biz denizi mavi sanmayalım diye, köpükten renkli bilyeler koşturuyor suyun yüzünde. Falezler üzerinde yükselen betondan yapılmış dikdörtgen ve kare dikitlerden ise hiç ses çıkmıyor. Sahnede sanatçıların yerleşmesini bekleyen rahatsız sandalyeler gibiler. Sessiz, çirkin ve anlamsız...

Kaleiçi’nin dolambaçlı dar sokaklarında uç veren nota parçacıkları, kaybolan eski zaman şarkılarından anlaşılması zor izler veriyor. Bağdadi duvarların kahverengi düzlemleri kıpkırmızı amorf taşlara basıyor çıplak ayaklarını. Topuk sesleri mi mehter davulu mu belirsiz bir kovalamaca yıkılgan kübiklere dönüşen geleneksel konutların sokak kapılarını zorluyor. Çelik kuşaklı tekerleğiyle bir at arabası oluğu kalmamış yeni zaman taşları üzerinde yürüyor. Egzozundan metal kalıntıları dökülürken, kauçuk tekerlek desenleri düşüyor yerlere.

Surlarda yazıt nişine benzeyen kemerli bir zaman tüneli yüzündeki kufi harfler birlikteliğinde Keyhüsrev’in tozpembe bir portresini dokuyor aklımıza. Sultanın akılalmaz unvanlarını sıralayan bir soğuk düzlemden öte,sanki remixi Selçuklu olan ve Roma’dan devşirilmiş bir “Bizans” şarkısı seslendiriyor iri taşlar. Renkler ve formlar Kalaiçi’nde hiç olmadık kadar birbirine karışıyor. Her şey anakronik yanılgılara sevk etse de, bu gizli güzelliğe pişman olmuyorum.

Amazon kabilelerinin seslerden gökkuşağı algılamalarına artık şaşırmıyorum. Veya Kandinsky’nin, “Lirik geometrik” tablolarını müzikal terimlerle anlatmasınıda sanki artık anlıyorum. Bir tablonun şarkı söylemesi böyle bir şey herhalde. Belki de bir Şaman transına geçip gözün ötesini de mi duymak lazım?

Anladıkça, hep daha az anladığımı ve her varlığın çok daha fazla anlamı olduğunu düşünüyorum.

Acaba bunun için hiç olmadık kadar farklı mı bakmak lazım?

banner130
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
LEVENT ERGENÇ. 2019-02-05 13:24:42

ARKEO-NESİR VE ŞİİR TADINDA MAKALE,HARİKA VE BAŞKA HOCALARA DA ÖRNEK OLMASI DİLEĞİYLE,JEAN JACK RUSSO'NUN SANRIM,BİR LAFI VARDI:"KENDİ MESLEĞİNDEN BAŞKA BİR ŞEY BİLMİYORSA EĞER CAHİLSİN"HOCAM SAYGILARIMLA.TEK GÖZLE BİRAZ ZOR OKUDUM AMA KAYDEDECEĞİM..

banner157

banner174

banner242

banner241